İdeolojik Kimlik Vazgeçilmez Bir Olgudur

0Shares

En sınırlı toplumdan en gelişkinine kadar, toplumun zihinsel düzeyi ve tasarımlarının bir ifadesi olan ideolojik kimlik vazgeçilmez bir olgudur. Toplum bilimde ideolojik kimliğin rolü çözümlenmiş olmaktan uzaktır. Tarihin kapsamlı gözlemlenmesi, toplumsal birimlerin kuruluş ve çözülüş süreçlerinde yeni ideolojik kimlik oluşturmanın ve eski kimliğin dağılmasının belirleyici role sahip olduğunu göstermektedir. Hem toplumsal geçmişin hafızası, hem de gelecek ütopyasının tasarımları olarak ideolojik kimlikler, toplumun beyni olarak rol oynamaktadır. Toplumsal oluşumda beynin oluşumunu bir üstyapı kurumlaşması olarak değerlendirirken, üretim araçlarının temel rol oynadığı ekonomik kurumlaşma, altyapı, el ve ayak olarak değerlendirilmektedir. Başat olan ve öncelik taşıyanın ideolojik üstyapı olması bu nedenledir. Bu değerlendirme şüphesiz genel doğal düzenin toplumlar için de geçerli olduğuna dayanan felsefi anlayıştan kaynaklanmaktadır. Toplum bilimin gelişen çözümleme düzeyi, bu anlayışın doğruluğuna ilişkin güçlü kanıtlar vermektedir.

Bu temel yöntemsel anlayış doğrultusunda sınıflı toplumun ilk ve en gelişkin biçimi olarak köleci uygarlığı değerlendirirken… Sümer toplumunun tarihte bilinen ilk örnek olma özelliği yanında, birçok belgeyi de geride yazılı olarak bırakması, onun çözümlemelerde temel alınmasını gerektirmektedir. Uygarlığın doğuşunun birçok toplumsal alt ve üstyapı kurumsallaşmasında evrensel bir etki düzeyini temsil etmektedir. Sümer özgünlüğü, sınıflı toplumun temel ideolojik kimliği olarak yarattığı mitolojik örtülerle tüm uygarlıkların temelinde yatmaktadır. Nasıl sermaye birikimi çözümlenmeden kapitalist toplumun bilimsel izahı tam yapılamazsa, Sümer ideolojisi, mitologyası çözümlenmeden de tüm uygarlıkların, başta ideolojik kimlikler olmak üzere üstyapı kurumlarının bilimsel izahı yapılamaz. Aslını çözemezseniz, piçini çözmekle hiçbir doğruya varamazsınız. Aslından yola çıkarak, piçleşmeyi, yozlaşmayı veya dönüşmüş ürünlerini tanımlamak mümkündür. Fakat tersinden giderek aslı bulmak zordur, böyle bir yol tuzaklarla doludur ve yanlışa sevk eder. Dünya felsefe ve edebiyatında piçleşmiş, dönüşmüş örnekler sınırsız bir anlatımla verilmekte, ama orijinaller sanki yokmuş gibi unutulmakta veya çözümlenme gereği duyulmamaktadır. Dinler tarihi açışından bu durum daha vahimdir. Hemen tüm büyük dinler kaynağını Sümer mitologyasında buldukları halde, aslına küfür yağdırmayı ve onu inkâr etmeyi en büyük ideolojik saptırma olarak yaşamaktan geri durmamışlardır.

İdeolojik süreçler yeni toplumsal şekillenmenin etrafında gelişeceği kişilikleri oluşturur. Bu bir nevi yeni düzenin program ve kadro çalışmasıdır. Kitle propagandası ve eylemlilik ise, eski toplumun geçersiz kılınması çalışmalarıdır. Bu döneme genel olarak devrim süreci denilmektedir. Hiçbir ideoloji, Sümer mitolojisi kadar insan üzerinde bu denli etkili olma şansına kavuşmamıştır. Sümerlerin bu mitolojileri nasıl oluşturup teoloji haline getirdiklerine, buna bağlı olarak bir devlet ve ideoloji olarak düzenleyip nasıl daha sonraki tüm dinsel ve felsefi akımların, dolayısıyla bilimlerin dayanağı ve başlangıç kaynağı yaptıklarına, yine bunların edebiyat ve sanatın da saf, ilkel biçimleri olarak nasıl anlam bulduklarına şaşırmamak işten bile değildir. Kaynak çok önemlidir. Bu kaynak çözümlenmedikçe, tüm tarihler eksik kalmaya ve yanlış yazılmaya mahkûmdur. Sümer bu nedenle çok önemlidir ve ne yazık ki bu önem yeni yeni anlaşılmakta ve çarpıcı sonuçlar ortaya çıkmaktadır.

Sümerlerin tarihsel gelişmeye temel katkılarını ana hatlarıyla şöyle sıralayabiliriz: Yazının icadı, Matematik ve takvim, İlk kapsamlı mitoloji ve teoloji, Devlet kurumu ve siyaset, sınıflaşma, Yasalar ve yazılı hukuk, Şehircilik, tapınak, zanaat, ticaretin merkezileşmesi, Özel ve kolektif mülkiyet, Kutsal aile ve hanedanlık, Yazılı edebiyat ve destanlar, müzik, İlk kolonileşme ve emperyalizm. Çok sayıda kavram, kurum ve sistem daha bu öğelere ilave edilebilir. Ama bu kısa tablo bile, uygarlığın ana gövdesi ve kaynağının esasta oluştuğunu çarpıcı olarak ortaya koymaktadır.

Sümer söylencesi yani mitolojisi öyle bir ideolojik egemenlik kurmuştur ki, rahip-krallar bile bunun gereklerini bir tanrı yasası olarak yerine getiren en üst düzeydeki temsilciler olmuşlardır. Yaratılan şey aslında kendi çıkarlarını ebedileştiren ideolojik egemenlikleridir. Ama bunu gökteki tanrı düzeninin yeryüzündeki yansıması olarak mükemmel bir biçimde inanarak ve inandırarak sunmaları, büyük ve çarpıcı bir toplumsal yaratım sanatıdır.

Bu üst toplumun mekânı kent olmaktadır. Medeni, sivil, uygar toplum da denilen bu mekân insanlığın zihniyetinde olduğu kadar maddi üretim yapısında da büyük devrimci değişiklikler getirmektedir. Daha doğrusu, doğal topluma göre büyük bir karşıdevrimin temelini teşkil etmektedir. Kent-devlet zihniyeti henüz çözümlenmiş olmaktan uzaktır. Akıl düzenini, yazıyı, birçok zanaatı, sanatı geliştirmiştir. Ancak ne pahasına? Kent devrimi mi, karşıdevrim mi yargısı, üzerinde kapsamlı düşünmeyi gerektirecek kadar önemini halen korumaktadır. Unutmamak gerekir ki, başta büyük tek tanrılı dinler olmak üzere birçok tarihi çıkış, bu yapılanmaya karşı geliştirilmiştir. İnsanlık tarihinde gerçekleşen bu zihniyet karşıdevrimi gerçekten analitik zekânın en büyük çıkışlarından biridir; sınıfsal aklın gelişmesidir. Artık tarih, edebiyat, sanat, hukuk ve politika bu sınıf zihniyetiyle yeniden üretilecektir.

Bu saptamayı şunun için yapıyorum: Sümer tapınağında olup biteni anlamadan günümüzü anlamak mümkün değildir. Camiyi, kiliseyi, havrayı, tüm sanat merkezlerini, hatta üniversiteyi tanımak da mümkün değildir. Ziggurat bize çok eskiden, günümüz ölçülerine göre komik bir düzen gibi gelebilir. Ama hiç unutmamak gerekir ki, o binlerce uygarlık kurumunun döl yatağıdır; zihniyetin gen yapıcı merkezidir; ‘Allah’ın kulunun yaratıldığı ilk ibadet yeridir; ilk konservatuar ve konser merkezidir, ilk üniversitedir, ilk tanrı ve tanrıça evidir, ilk özel ve genelevdir. Kısaca uygarlığın gözde temel kurumlarının yapım, yaratım, kimlik ve ad verme merkezidir. Mısır’dakiler dahil, daha sonraki tüm tapınaklar, okullar ve salonlar bu modelin geliştirilmiş biçimleridir. Bu gerekçelerle Sümer tapınağında olup bitenler, gerçekleştirilenler, tarih ve toplumbilimi eğitiminde derinliğine ele alınmadıkça, gerçek bir tarih ve toplum bilincine ulaşılamaz.

Sümer düşünce ve inanç tarzı, farkında olunmasa da, insanlığın zihni ve ruhsal yapısı üzerinde dolaylı da olsa etkisi halen güçlü, global değeri olan bir sistemdir…. Sümerler insanın düşünce ve ahlâk yapısına çok güçlü bir düzen normu yerleştirmişlerdir. Bu, daha önceki düzenlere göre uygarlığı mümkün kılan güçte bir düzen kalıbıdır. Yazıyla ve edipleriyle bunun kurumlaşmasını güçlü yürüttüğü için ezici bir üstünlük kurabilmiştir. Sanatla, özellikle müzikle tam bir ahenk birliği kurularak, bu alanda da günümüze kadar yaşamla müzik arasındaki uyumu en güçlü ifade eden bir tarzın sahibidir. Din müziğinin de ana kaynağıdır.

Sümer zihniyet yapısının kapsamlı çözümü konumuz olmadığından, öz itibariyle tarihin, dolayısıyla uygarlığın sadece baskıyla değil, analitik zekâyla başlatılmasının en temel kaynağı olduğu tartışmasızdır…. Köleci sistemin yaptığı, bu düşünce tarzıyla kocaman bir yalan dünyası imal ederek insan zihnine bir kâbus gibi çökmesidir. İnsanlığın ortak bir kültürü olan bilim ve sanatların gelişimini köleciliğe ve diğer sınıflı toplum formlarına bağlamak, olsa olsa iktidar-bilme olgusuna bağlanabilir; bilim ve sanat üstündeki devlet egemenliğiyle izah edilebilir…. Daha sonraki metafizik düşüncenin kökenini bu zekâda aramalıyız. Üstte bir avuç efendi cennet gibi bir saray yaşamında sadece günlerini yaşamıyorlar. İnsanlığı sürekli oyalayacak efsaneler, ütopyalar dünyasının da temellerini atmaktadırlar. Gerçekleşen, büyük toplum yalanın tüm insanlık zihninde kök salarak güçlü kurumlara kavuşturulmasıdır: Her tür mitoloji, destan, tapınak ve okullarıyla.

Sınıflı uygarlığın temel toplum sistemi olarak kölecilik döneminde insanlık şüphesiz gelişmesine devam etmiştir. Her şeyi belirleyen köleci sistem değildir. Şehir devrimini köleciliğin eseri olarak göremeyiz. Kölecilik ve devlet olmadan da şehir gelişebilir. Devletleşmemiş şehir varlığına bolca rastlanmaktadır. Şehirleşmeye bağlı olarak gelişen yazı, matematik, çeşitli bilim ve zanaatları, mimarlık ve sanat dallarını köleci sistemin gereği saymak vahim bir hatadır. Marksizm de dahil olmak üzere, çok sayıda görüş ekolünün köleciliği bu anlamda ilerleme kaldıraçları olarak değerlendirmeleri köklü bir yanlışlığı teşkil etmektedir; daha doğrusu, bilim ve sanatın iktidardan kopmadığını kanıtlamaktadır. Devlet iktidarının en çok kontrolüne aldığı değerlerin başında bilim ve sanat gelmektedir. Hem daha özgür gelişmelerini engellemek, hem de çıkarları doğrultusunda kullanmak için buna şiddetle ihtiyaçları vardır. Tarih bilim ve sanatın gelişiminin köleci sistemin sonucu olması şurada kalsın, ciddi bir engellemeyi oluşturduğunu göstermektedir. Köleci devletin olmadığı M.Ö 6.000-4.000 yıllarında yapılan keşif ve buluşlar, ancak M.S 1.600-1.900’lerle kıyaslanabilir. Aradaki 5.000 yılda gerçekleşenler çok sınırlıdır. Bilindiği gibi 1.600-1.900’lerde bilimler ağırlıklı olarak bireylerin eseridir. Devletin yaptığı, her zaman olduğu gibi tekeline geçirmek biçimindedir.

Önder Apo

Attachment