Bilimsel Zihniyetle Tarih Çok Zengin Bir Anlatıma Kavuşacaktır

0Shares

Ortaçağların kilise ve camileri bu geleneğin devamıdır. Yeniçağın doğuşunda bu gelenek okullar ve üniversiteler biçiminde adlandırılarak ve içeriği gittikçe bilimsel gelişmelere kavuşturularak sürdürülmüştür. Bu geleneğin gücü olmadan, uygarlıksal gelişmelerden bahsedilemeyeceği açıktır.

Fakat günümüz çağdaş teorik yaklaşımlarının bu geleneksel kimlik akışını öncelikle doğru çözümlemesi gerekmektedir. ‘Din afyondur’ demekle bu işin altından çıkılamaz. Bin yılları etkilemiş mitolojik ve dinsel kimliklerin toplum yaşamındaki gücünü ortaya koymadan, neyi temsil ettiklerini açıklamadan ve düşünce tarihi içindeki yerini belirtmeden yapılacak çözümlemeler önemli eksiklikler taşıyacaktır. Kapitalizmin oluşumunda bireysel gelişmeyi bireycilikle karıştırmak benzer bir yanlışlıktır. En az maddi ilişkiler kadar manevi ilişkilerin de çözümlenmesi gerekir. Zaten ikisi arasında kesin bir koşullanma vardır. Ekonomik çözümlemeye ağırlık veren Marksizm’in reel sosyalizme varışında ve çözülüşünde bu yaklaşımın payı küçümsenemez. Teori sadece günceli değil, tarihsel ve toplumsal gelişmeyi ideolojik ve ekonomik boyutlarıyla, politik olguyla iç içe, hiçbirinin ağırlığını ihmal etmeden ve abartmadan olduğu gibi yansıttığında, ideolojik rolünü doğru oynadığından bahsedilebilir. Ortaya koyacağı aydınlanmanın ışığında gerçekleri görmek ve ileriye doğru yol almak kolaylaşır.

Günümüzün toplumlarının karşı karşıya bulunduğu, mevcut zihniyet ve teorik yaklaşımların doğru bir tanımlama gücünü bile gösteremediği ideolojik, politik ve ekonomik sorunların çözülmesi için insanlığın belli başlı düşünce disiplinlerinin tarihsel oluşum süreçleriyle bağlantılı olarak yeniden gözden geçirilmeleri gerekmektedir. Böylesine kapsamlı bir teorik çözümleme yaklaşımı, mevcut toplumların siyasal, ekonomik ve düşünsel sistemlerini kökenlerine kadar izleyen bir incelemeyi şart kılar. Bu, günümüze ve tarihe daha kapsamlı ve yeni bir bakış açısının oluşması kadar, yeni bir tarihin gerçekleşmesi anlamına da gelir. Bu tarihsel gerçekleşme ve çözümleme yöntemi, son tahlilde her zaman insan uygarlık ve düşüncesinin kökenleri, dolayısıyla Ortadoğu üzerinde temellenir.

Maddi olduğu kadar ideolojik kaynağını eşitlikçi tarım (neolitik) toplumundan alan sınıflı topluma dayalı Ortadoğu uygarlıkları tüm insanlık açısından orijinaldir. Bununla ana doğuş kökeni kast edilmektedir. Bilimsel bir tarih araştırmasının günümüz koşullarında bu gerçekliği kanıtlaması zor değildir. Eldeki arkeolojik, dini, edebi, siyasal ve ekonomik veriler buna fazlasıyla olanak vermektedir.

İnsanlık 20. yüzyılı çözmedikçe ve suçunu itiraf edip büyük bir ahlaki devrimle özeleştirisini yapmadıkça, en lanetli toplum düzeni olmaktan kurtulamayacaktır. Yeni uygarlıksal gelişme ancak bu lanetli toplumun çözümlenmesiyle gelişebilir.

 Dört tane büyük düşünce biçimi birbiriyle diyalektik bağ içinde olup özünde sınıflı toplum tarihini yansıtmaktadır.

İlk sömüren sınıfın yükselttiği ideolojik biçim, genel olarak göğe, yüksekliğe dayanan mitolojidir. Mitolojik (rivayet, söylence) düşünce biçimini insanlığın çocukluk döneminde sömürgen sınıfın kendi lehine en saf şekle dönüştürmesinde Sümerli rahipler belirleyici role sahiptir. Şehir toplumu ve değişim geliştikçe tek tanrıcılık da gelişmektedir. Tek tanrıcılık ticaret toplumunun karakterine daha çok uymaktadır. Kavram ve kimlik olarak, düşüncenin gelişmesinde önemli bir duraktır. Din ve mitolojinin resmi biçimleri daha çok hakim ve sömüren sınıfın çıkarlarına göre düzenlenmiştir. Mahkûm ve sömürülen kesimlerin bu yaratımlardaki rolü pasiftir; nasıl sunuluyorsa öyle özümsemek zorunda bırakılmaktadır.

Buna karşılık, sömürü sistemi altına alınan tüm kesimler resmi mitoloji ve dini sürekli kuşkuyla karşılamışlar, kendi ana din kaynaklarını neolitik topluma dayandırmışlardır. Neolitik toplumdan günümüze kadar tarikat ve muhalif mezheplerin daha çok insanlığın mahkûm ve sömürülen kesiminin inanç ve direncini, yaşam tarzını yansıttığı bir gerçektir.

Felsefi düşünce biçimi, şehir toplumunun ve artı-ürünün gelişmiş bir aşamasına denk düşmektedir. Kralların tanrı olamayacağı ve yasalarının da kendi çıkarlarını ifade ettiği anlaşıldıkça, toplumun felsefi izahı kaçınılmaz olmaktadır. Felsefi düşünce, bu özelliğiyle düşünce tarihinde mitoloji ve dinden sonra daha ileri üçüncü bir aşamayı temsil etmekte, bilimle din arasında bir geçiş rolünü de oynamaktadır.

Bilimsel düşünce, doğa ve toplumun tanınması artık dış bir müdahaleciye ihtiyaç göstermeyecek kadar kesinleştikçe ve düşünceler deneylerle doğrulandıkça öne çıkmaktadır. Toplumsal pratiğin gelişmesiyle bağlantılıdır. Egemen sömürücü sınıf bilimin üretim gücünden yararlanırken, getirdiği aydınlanmadan çıkarlarını bozduğu için kaçınmakta, insanlığı karanlıkta bırakan ideolojik biçimlere sığınmaktadır. Batı düşünce sistemi de bu tarihsel biçimlerin ürünüdür. Farklı bir evrimle günümüze kadar gelişmesini sürdürmüştür.

Ortadoğu uygarlığı çözümlemelerine girişirken, öncelikle zihniyet yapısına bakmak gerekir. Üç tek tanrılı zihniyet yapısının doğuş ve kökleşmesi bölgenin temel gerçeklerindendir. Din sosyolojisinin bu alanda çözmesi gereken birçok temel konu var. Yine bu çabanın edebiyat ve diğer sanat yaklaşımlarıyla somutlaştırılması gerekir. Bölgede hala etkili olan neolitik toplum değerlerini ayrıştırmadan zihniyet haritasını çizmek önemli bir eksiklik taşıyacaktır. Zihniyet kalıplarının kökenlerini tarihin başlangıcında, hatta öncesindeki çok tanrılılıkta, mitolojik dünyada, özellikle de Sümer mitolojisiyle ilişkisi içinde ele almak, birbirine geçmiş zihniyet örgülerini daha iyi anlamamıza katkı sunacaktır. Ortadoğu güncelinde söz ve pratik, kavram ve olgu, hayal ve gerçek, din ve yaşam, bilim ve ideoloji, felsefe ve din, ahlak ve yasalar arasında muazzam bir kargaşa, iç içelik, bozulma ve siliklik yaşanmaktadır. Neredeyse insanlığın tanıdığı tüm zihniyet tabakaları yol açtıkları kirlilikle birlikte sorun yığınları halinde istiflenmiş olarak durmaktadır.

Ortadoğu düşüncesinde hala mitolojiyle din arasındaki ayrım bile tartışılmamıştır. Kaldı ki, mitolojinin kendisi de yorumlanmamaktadır. Söylencedir denilip bir tarafa bırakılıyor. Hâlbuki bu düşünce tarzı binlerce yıl halen yaşadığımız toplumların hafızasını işgal etti. Binlerce yıllık temel düşünce formu oldu. Toplumların maddi yaşamının sembolik ifadesinin şiirsel anlatımı olarak, kendisinden sonraki tüm din ve edebiyat biçimlerini etkiledi. Kavramlarını mitolojiden almayan hiçbir din ve edebiyat yoktur. Mitolojiyi efsaneler uydurması olarak bir tarafa bırakmak, kendini en zengin bir kültür kaynağından mahrum bırakmaktır. İnsanlığın çocukluk çağının düşüncesi olarak mitolojiye anlamlı bir değer biçmeden, sağlıklı bir din ve edebiyat-sanat çözümlemesi yapılamaz. Mitolojiyi yadsımaya değil canlandırmaya ihtiyacımız vardır.

Mitolojinin hangi dönemlerde ve formlar altında dine kaynaklık ettiği de başlı başına bir tartışma konusu olur. Söylendiği gibi mitoloji kesin inanç kuralı haline geldiğinde dinleşir. Bu anlamda dinleşmek mitolojiyi kesin gerçek olarak kabul etmekle ilintilidir. Dinleşme iki yönlü değer taşır. Mantıkta ‘kesin düşünce’ kavramına yol açar. Böylelikle yasallık fikri gelişir. Tanrısal yasa giderek doğa yasasıyla bütünleşir. Diğer yandan doğada ve toplumda diyalektik hareketlilik düşüncesi daha doğmadan engellenmiş olur. Bu yönüyle idealist düşünmenin yolu açılır. Düşünce, alabildiğine olgulardan koparak kendi başına kontrolsüz bir gelişmeye uğrar. Kendi içinde bitmez tükenmez bir serüvene giren idealist düşünce, toplumsal zihniyeti bir kat daha gerçekler aleminden uzaklaştırır. Dinsel düşüncenin gelişmesi giderek hukuk, siyaset, ekonomi, ahlak, sanat gibi birçok temel alanda katı dogmalar haline gelir. Yasa niteliği kazanır. Aslında yükselen devletli sınıfa muazzam bir yönetim kolaylığı sağlamaktadır. Dinin her kuralına kanun değerini vermekle hem yasallık, hem meşruiyet birlikte hal edilmiş oluyor. İlk ve ortaçağlarda dinin bu kadar yüceltilmesinin temelinde sağladığı bu yönetim kolaylıkları gelmektedir.

Ortadoğu’da zihniyet yapısı esas olarak İslamiyet’in olgunluk dönemi de diyebileceğimiz MS 8.-12. yüzyıllardan sonra büyük bir gerileme sürecine girmiştir. Batıda bilim ve Rönesans’ın temelleri atılırken, Ortadoğu’da zihnen en tutucu ve gerici aşamaya girilmektedir. İlkesiz ve yalnız askeri güce dayalı bir yaşam her tarafa hakim kılınmaktadır. Herhangi bir felsefi moral ilkeye dayanılmamaktadır. Feodal savaş ağalığıyla bütünleştirilmiş bir İslam günümüze kadar etkili olabilmektedir. Bu genel durum bir ideolojik devrimi zorunlu kılmaktadır. Fakat şunu da unutmamak gerekir ki, tüm sağ ve sol çağdaş akımlar da aslında ortaçağın ideolojik kimlik ve kişiliğini aşmayıp aşındırdıklarından ötürü, sahte ve yapay olmaktan kurtulamamaktadır. Ortadoğu’nun ideolojik kimlik savaşı olduğu gibi durmaktadır.

Ortadoğu zihniyeti günümüzde tam bir keşmekeşliği yaşamaktadır. Batı tarzı zihniyet devriminden çok uzaktır. Rönesans, reformasyon ve aydınlanmayı kendi özgül koşullarında yaşamaya ihtiyaç bile duymuyor. Fakat bunların pratik ürünlerinin en son modalarını kullanmaktan çekinmiyor. Sözde kendine ait sandığı zihniyetin tarihsel kökeni ve gelişiminden pek anladığı bir şey yoktur. Tarih yorumu her grup için kuru bir övünmeden öte bir anlam taşımaz. Zihniyet cemaatleri için tarih kendilerini övme, karşıtlarını düşman sanmadır. Ötekisi, üçüncü taraf yoktur. Ne kadar objektif, ne kadar sübjektif yorumlu olduğunu aklına bile getirmez. Zihniyet kalıpları arasında sentez olmadığı gibi, tez-antitez ikileminde düşünme alışkanlığı da gelişmemiştir. Paradigması ak ve karaya yakındır. Rönesans ve hatta neolitik çağların canlı, coşkulu doğası yerine karamsar, umut vermeyen, bitik bir doğa görüşü vardır. Topluma bakışında ütopya yoksunluğu kadar geleneğin muhteşem mitolojik, dini, bilgece unsurlarını da yitirmiştir. Ne önüne, ne arkasına umut ve heyecan dolu yaklaşmaktadır. Bunlar olmayınca da yaratıcılık olmaz. Zihniyetin bilimsel, felsefi ve sanatsal ürünleri kurumuştur. Fazla bir iddiası da kalmamıştır. Delirmekten daha beter bir ruhsal atmosfer hiç eksik değildir. Geçmişten gurur, gelecekten umut çoktan yitip gitmiştir. Yaşama anlam vermekten uzaktır, hiçbir yaşam etkinliğinde iddialı değildir. Anlamak isteği sönüktür. Tüm gücüyle yüklendiği husus, günü kurtarmaktır. En kapsamlı toplumsal olanında bile basit bir ahbap çavuşluktan öteye yetenek gelişmemiştir. Tüm örgütçülüğü, particiliği derin bir benmerkezciliğe dayanır. Bunun için çok sinsi ve değer katliamcısıdır. Sembolik bir ailecilik son sığınağıdır. Anlamı çoktan bitmiş bir ailecilik belki de en gerici yaşam alanlarının başında gelmektedir. Derin bir insan sevgisi, hümanizması yoktur. İnsan tanımı yoktur ki sevsin. En büyük ulusçusunda bile menfaatle sıkı dokunmuş bir çıkarcılık vardır. Özcesi Ortadoğu’nun tarihsel zihniyet dünyalarından geriye büyük bir unutkanlık, cahilce sahipleniş, yaratımdan tümüyle yoksun, hayal bile diyemeyeceğimiz illüzyonlar kalmıştır. Avrupa ve Uzakdoğu zihniyetini kazanmayı ise gururuna yediremez. Buna gücü de yetmez.

Ortadoğu’da zihniyet savaşına girerken, tıpkı Hz. Musa gibi İbrani kabilesini yürütmek, Hz. Davut gibi Golyat’la savaşmak, Hz. İsa gibi havarilerini seferber etmek, Hz. Muhammed gibi müminlerini işe koşturmak gerekir. Yine Sokrates heyecanıyla “kendini bil”, Perikles coşkusuyla “demokrasiye değer ver”, Aristo’nun bilimiyle “İskender’e yol aç” demesini bilmek gerekir. Ortadoğu’da zihniyet kazanmak demek; Rönesans heyecanıyla doğaya koşmak, insanı sevmek, bilime susamak; reformasyonla dinsel dogmaları delip geçmek, özdeki gerekli inancı elde etmek; aydınlanmayla bilimi, felsefeyi ve sanatı halka taşımak, grup grup aydınlar hareketini özgürlük uğruna seferber etmek demektir.

Ortadoğu’da yürürken düşünmek, düşünürken yürümek ancak böyle tanımlanabilen bir zihniyetle birlikte olursa anlam taşır. O zaman neolitik çağların doğal canlılığı, her şeye kutsal coşkulu yaklaşım gücü kazanılır. Uygarlık çağlarının derslerle dolu mitolojik düşüncesi, yine hikmetlerin kitapları bir bir açılır önümüze. İnsanlaşmanın, uygarlaşmanın o korkunç ve kutsal, donduran ve heyecanlandıran, yaşamı yücelten ve aşağılatan tarihi okunur. Kutsal kitapların o büyük peygamber tecrübelerinin gerçek anlamı canlanır. Kurumuş uygarlık derelerinin bir bir canlanışı, harabelerin kentleşmesi, höyüklerin canlanmış saf köylülüğü belirir. En zaliminden en zenginine, Nemrut’undan Karun’una, Eyüp’ünden Mazlum’una, Ferhat’ına ve Kemal’ine kadar kara ve ak değerler dökülür ortaya. Zihniyet savaşı tüm bu değerlerin dile gelişidir. Kafamızda ve yüreğimizde yeşermesidir. O zaman hiçbir güç ve hayatın hiçbir adi gereksinimi, oyalama gerekçemiz olamaz. Hepsini derya kadar bilinç, sel kadar coşkulu irademizle çözer, aşar gideriz. O zaman politikaymış, askerlikmiş dahice üzerinde durur ve destansı cevabını veririz.

Çözümlememizin vardığı bu sonuçlar; demokratik uygarlığın eşitliğe ve özgürlüğe daha yakın bir akımı olan ve neolitik toplum döneminden beri çakılıp kalmış bulunan halklar seçeneğini, sınıflı tarihin tortularından temizleyerek ve çağdaş anlamda yeniden oluşturarak, bilim ve tekniğe dayalı demokratik bir hareket olarak somutlaştırmaktadır. Bir kez daha yeni bir uygarlığa, ama eşitlik ve özgürlüğü esas alan bir uygarlığa doğru, tarih doğuran topraklardan ve bu topraklar üzerinde yaşayan halklardan başlayan tarih, güçlü bir umut olarak gündemimize oturmuş bulunmaktadır. Bir Rönesans tutkusuyla buna sarılmak ve başarmak, karşılaşılan her acıya katlanmaya değerdir.

Kadın özgürlüğü, yeni uygarlığın şekillenmesinde en dengeleyici ve eşitçi rolü oynayacaktır. Neolitik toplumun çözülüşünden beri adeta toplumdan silinen kadın tekrar saygın, özgür ve eşitlikçi koşullarda yerini alacaktır.  Çevre sorunu yeni çıkışın diğer önemli bir konusudur. İnsanlığın temel ihtiyaçlarına uygun bir teknik politika ile tekniğin tehdit edici gelişmesine karşı çok ilkeli bir yaklaşım, Teknik ve ekonomik alan, toplum, siyaset ve devletin demokratikleştirilmesi, Çocuklar ve yaşlı insanların sorunlarına da daha duyarlı yaklaşım, Yeni etik, ahlâki ölçüler kesinlikle tanımlanarak, yeni ahlâkın yasaları ve kurumlaşması, tarihi çıkışın en özgün ve gerekli yanı olacaktır. Hiçbir politik tedbir ve yasanın ahlâkın gücüne erişemeyeceği bilinerek rolü tanımlanmalı ve kurumlaşması sağlanmalıdır.

Bir toplumda ahlâkın çözülüşü, yaşanılan bunalımın derinliğinin kanıtıdır. Yalnız ahlâk deyince, geleneksel töre ve dini kuralları kastetmiyoruz. Ahlâk; iyiliğine, güzelliğine ve doğruluğuna inanılan, en derin gönül ve vicdan bağıyla takip edilen, yasalara zorunlu olmayan ama en güçlü yasadan daha güçlü ve gereklerine göre yaşanılan toplumsal davranışı ifade eder. Gerici ve tutucu ahlâk kadar, ilerletici ve özgürleştirici ahlâk da vardır.

Ahlâk aslında bütün gerekleri oluşturulmuş toplumsal sistemler için bir nevi kişiliğin iyi ve doğru karakter özellikleriyle, güzel bir elbise gibi içinin iyiliğini güzellikle tamamlayan sanatın rolünü oynamasında bir köprü konumundadır.

Dolayısıyla toplumsal yaşamda sanatın yeri de en az ahlâk kadar yeniden tanımlanmayı gerektirir. Sanatsız toplum, çıplak ve ilkel vücut gibidir; daha da ötesi, ruhun ve fiziğin doğru zihniyet yapısından kopukluğunu ifade eder. Doğru zihniyet programın ekonomik, sosyal ve siyasal kurumlaşmasını belirlerken, ortaya konulan hedefler sanat ve onun hedefleriyle örtüşmedikçe sakat, çıplak ve çirkin kalmaya mahkûmdur. Sanatsız toplum düşünülemez. Sanat, sanıldığının aksine seçkinlerden çok halkın mitoloji, din ve felsefeye verdiği yanıtın dili olarak anlaşılmalıdır. Üstün zihniyet ve iradeler tarafından doğurtulan düşünce ve ahlâkın halkın kavrayacağı ve uyum sağlayacağı kalıplara dökülmesini ifade eder. Bütünleyici bir program, sanat çerçevesini kurarak kendini tamamlar.

Çağ ideolojik bilimselliği ve yaratıcılığı esas almak zorundadır. Zaten ikisi arasında sıkı bir bağ vardır. Olgular ve ilişkiler bilimle ne kadar aydınlatılırsa, yaratıcılığa yol açılması da o kadar olanak dahiline girer. Tarih ve toplum bilgisiyle bilinçlenmiş, doğanın diyalektik işleyişine akıl erdiren birey, çağın ideolojisini yakalamış demektir. Dogmanın gücünü tanır, ama ona teslim olmaz. Ütopyası vardır, ama bilime dayanır. Bu temelde yükselecek ideolojiye dayanan çağımız tüm olgu ve ilişkilerin doğru bilgisiyle hareket edeceğinden, iyiliğin ve güzelliğin ahlaki ve sanatsal gücüne yetkince ulaşmak durumundadır

Sorulması gereken en temel soru yine şudur: Ortadoğu’nun büyük çıkışlardan örülü tarihsel ve kültürel varlığı, çağdaş bir halkayı ekleyerek kendini canlandırıp geleceğe taşırabilir mi? Daha da önemlisi, insanlığın yine beklentisi haline gelen kurtarıcı mitoloji geleneğine yeni bir halka ekleyebilir mi? Tabii Avrupa’yı özümsemekle yetinmeyip antitezini ve sentezini oluşturacak güce ulaşmayı sağlayabilir mi? Ortadoğu ya bu göreve güç getirerek tarihi çıkış halkalarına bir yenisini ekleyecek, ya da lanetliği derinliğine yaşamaktan kurtulamayacaktır. Aynı tarih üçüncü bir yola izin vermemektedir. Bu tarih, “Rusya, Çin, Hindistan veya yeni bir Amerika olamazsın. Onlar merkezin çevreleri olarak hep yeni tarihsel çıkışı bekleyecekler. Tarih onların kaderini böyle örmüştür. Ama senin kaderin çıkışlarla örülü büyük uygarlık yürüyüşüdür. Nil ve Fırat gibi güçlü nehirsel akıştır. Ey lanetli ve soysuz evlat, onlar gibi olamazsan seni affetmem” diyor. Aynı Ortadoğu, tanrıçalar yurdu olarak, “Ey erkek koca, bunamış ve yatalak! Seninle olmam. Yanar kül olurum, ama seninle yaşam ihanetini paylaşmam” diyor. Tanrılar yurdu olarak, “Ey cüceler, sizleri kulluğuma bile kabul etmem. Siz lanetliler ancak cehennemde cayır cayır yakılmaya layıksınız” diyor. Büyük ozanları, “Artık türkü söyleyip şiir yazmam, saz çalmam ve destan yazmam; çünkü sizler edebin ve sanatın engin ruhunu ve güzelliğini yitirdiniz, ihanet ettiniz” diyorlar. Bütün büyük ozanların hepsi tarihin karşısına dikilmişler, “Sizleri affetmeyiz” diyorlar.

Ortadoğu uygarlığı bunu sessizce söylüyor. Dıştan dayatmalara omuz silkerek cevap veriyor. Dönüşmeyerek, taş gibi kalmayı onur sayarak anlatmak istiyor. Bin yıllardır evlatlarını her türlü yenilgiye ve alçaklığa terk ederek intikam alıyor. Böylece cevap veriyor. Belki daha çarpıcı yanıtları da var; onları da geleceğe saklayarak, hiç eksik olmayacak cevaplarını vermeye hazırlanarak duruyor. “Ey tarihin lanetli kısmı ve cüceleşmiş güncellik! Bu cevaplarda bu duruşlara cevabın ne olacak? Yiğitsen, namusluysan, kalk da ona bir cevap ver” diyor.

Ortadoğu uygarlığının sessiz duruşuna ve direnişine ilişkin çok kapsamlı değerlendirmeler geliştirilebilir. Dikkat çekmek açısından bunların yeterli olduğu kanısındayım. Önem taşıyan konuya yaklaşmaya çalışalım. Avrupa uygarlığıyla daha çok nasıl bir antitez ve sentez ilişkisine dahil olacaktır? Avrupa uygarlığının doğuşu, gelişimi ve dünyaya yayılmasına ilişkin değerlendirmelerimizi yaptık. Ortadoğu’ya kolonyalist ve asimilasyoncu yaklaşımının sonuçlarını da ana hatlarıyla gördük. Eğer yaşam bu uygarlık doğuran ve büyüten coğrafyada, Ortadoğu’da anlamlı ve onurlu biçimde devam edecekse, bunun “Nasıl yaşamalı?” sorusuna verilecek yanıtlarla geçerlilik kazanacağı açıktır. Yüzyıllardan beri kördüğüm olmuş, betonlaşmış beyinleri ve ruhları açmadan, herhalde buna sağlıklı cevaplar verilemez.

Ortadoğu’nun bir taraf olarak antitez ve sentezlerde rol oynamasıyla ne kast edildiğini de tanımlamak gerekir. Avrupa uygarlığı dünya genelinde her düzeyde güçlü tezler durumuna çoktan erişmiştir. Ekonomiden ideolojiye, sanattan siyasete, teknikten tarihe kadar her anlamda bilimsel temeli güçlü olan ve denenmiş tezleriyle güçlü ve güvenli durmaktadır. Dünyada derinliğine küreselleşme ve yerelleşme diyalektiği halinde yayılmaya, özümsenerek mal edilmeye devam etmektedir. Ortadoğu’da ise benzer bir yayılmayı bir türlü gerçekleştirememektedir. Burada direniş vardır. Avrupa’yı da doğuran tarih, tek taraflı olarak taklitle ya da özümsemeyle teslim olmak istemiyor. Büyük tarihi miras kendini antitez ve sentez halinde bir güce başlangıç yaptırmak istiyor. Yeni ve tarihine yaraşır bir çıkışa ehil kılmak istiyor. Avrupa tezlerine karşı antitez olmak kaba bir retçilik anlamına gelmiyor.

Antitezle tanımlanması gereken şudur: Ortadoğu’nun uygarlıksal varlığını Avrupa uygarlık oluşumuyla nasıl yeni bir iddiaya, bir çıkışa yol açacak karşı tezlere dönüştürebiliriz? İki uygarlığın ilişkiye geçmesinden nasıl bir karşı veya farklı olgu ortaya çıkarılabilir? Ne içinde eriyen, ne de kabaca reddeden olmadan, gerektiği kadar ve daha çok da kendisinden katarak insanlığın aradığı diyalektik tezin antitezini yakalayabiliriz veya oluşturabiliriz.

Bununla kuru ve düzen propagandasını yapan vaaz düzenlerini kast etmiyoruz. Burada köklü bir reform öngörülüyor. Camiler ve benzeri yerler o yörenin bilim ve sanat merkezleri rolünü oynayabilmekte, soylu tiyatro eserleri oynatılabilmektedir. Unutmamak gerekir ki, namazın kendisi de ilk drama oyunlarının daha sonraki biçimidir. Namazın kendisi de genel anlamda bir tiyatrodur. Bu dediklerimizin softaca saptırılmaması çok önemlidir. Tekrarlıyorum: Orucun, namazın, kurbanın, bayramların kaynağı araştırılsın: O zaman görülecektir ki, bunların kökenleri halkların önemli mevsimsel zamanlarda yaptıkları gösterilerdir. İbadetler bu gösterilerin, tiyatronun ilk biçimlerinin (dram, trajedi ve komedya) daha sonra ihtiyaçlara göre dönüşmüş biçimleridir. Dolayısıyla çağımızın ihtiyaçları göz önüne getirilerek zihni özgür bırakan, tarihi en derinliğine kavratan, sanat zevkine ulaştıran, yararlı bir ahlâkı mümkün kılan biçimlere dönüştürülmelidir. Dönemine göre bir sosyalleşme tedbiri olan namaz, oruç, kurban ve dua törenlerinin hepsi bu temelde dönüştürülmelidir. O zaman doğuşunda bütün dinlerin kaynağındaki anlam daha iyi gerçekleşmiş olur. Bunun da en iyi yolu başta camiler olmak üzere, kutsal yerlerin halkın eğitildiği akademi ve tiyatro gibi sanatsal bir işleve kavuşturulmasıdır. Çevrenin en iyi bilimcileri, sanatçıları, bilgeleri orada ders vererek halkı eğitimsiz bırakmamalıdır.

Diğer ibadet biçimleri için de benzer düzenlemeler gerekir. Tam bir vahşet halini alan kurban yerine, parasıyla yoksullara ve daha hayırlı işlere fon oluşturmak yararlı olacaktır. Oruç sınırlı olarak ve nefsi terbiye amacıyla uygulanmalıdır. Velhasıl tüm ibadet uygulamaları çağın ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmelidir. Bazıları “Allah nerede kaldı?” diyebilir. Onlara da şunu baştan beri söylüyorum: Tanrılar, Sümer rahiplerinin tasarladıkları düşünce kimlikleri olarak sosyal gelişmeyle sürekli gelişmişlerdir. İbrahim’in ‘El’i, güçlenmesi gereken kabilesidir. Musa’nın Yehova’sı, birleşmesi gereken İsrail, Yahudi kavmidir. İsa’nın Rabb’i, o dönemin ezilenlerinin ilkel din ve vicdan sentezidir. Muhammed’in Allah’ı, ana kabilelerin birleşerek güçlenme ihtiyacını ifade eder; Bedevi kabilelerinin ortak tasavvurudur, birleşmiş Arap kabile gücüdür. Her topluluk kendini güçlendirdiği oranda, kendi Allah’ını yeniden tasarlamaktan geri durmamıştır. Tarihsel ve toplumsal gerçeklik budur. Günümüzün Allah’ı ise bilimin özüdür. Allah, artık evrenselliğin diyalektiğinin temelinde kendi kendine işleyen, sonsuz değişime uğrayan ve uğratan her şeydir. Bundan daha yüce bir Allah fikri düşünülebilir mi?

Ortadoğu’nun zihniyet yapısına musallat olan temelsiz ütopyacılığın da parçalanması gerekir. Yine daha çok Sümer ve Mısır rahip yaratımları olan cennet ve cehennem, sırat, mahşer, kurtarıcı bekleme, üstün ulus, ak-kara türü ütopik hayalleri terk etmek gerekir. Bencilliği bu kadar idealize etme, görülmemiş sömürü ve baskı biçimlerine yol açmaktadır. Dogmaların gücü gibi, ütopyaların gücü de daha çok güçlüye alet olmak durumundadır. Bilimsel gerçekleşme olasılıkları dışında, ebediyete ilişkin ütopyalar zihni tutsak ve tembel ederler. Hele bunlar dinsel temelli oldular mı, daha dondurucu bir etkiye yol açarlar. Bilimsel-teknik temele dayalı proje ve fikirler ne kadar gerekli ise, temelsiz olanları da o kadar sakıncalı ve gereksizdir. Ortadoğu kültüründe çok güçlü olan dogma ve ütopya gericiliğini kırmadan, Rönesans’ı gerçekleştirmek mümkün değildir. Binlerce yıl öncesinin gelişmemiş bilim ve tekniğinin ürünü olan, ama bir o kadar da toplumsal eşitsizliğe zorlayan koşullara dayanarak geliştirilen tasarımları, halen en büyük kutsallık olarak ve anlamını da hiç bilmeden tapınış konusu yapmak, herhalde en büyük toplumsal ve bireysel hastalıktır.

İlk elde bu hastalığı aşmadan bilincin, vicdanın ve ruhun kendine gelmesi beklenmemelidir. Birini sevdi diye on beş yaşındaki bir kız çocuğunu hemen katleden bir toplum kültürü korkunç hastadır. Unutmamak gerekir ki, hayatın her alanı böyle katledilmektedir. Bir dönemler tanrı ve tanrıça hayallerini sürekli oluşturan bu topraklar ve kültür, gereken yaratıcı dönüşümü göstermediği için, artık hiç hayal yaratmayan bir kuru çöl ve çorak ülke ruhsuzluğuna yol açmıştır. İlham veremiyor, şiir yaratamıyor, aşkı geliştiremiyor. Çünkü çoktan fosilleşmiş, dogmaların ve ütopyaların elinde kurumuş, donmuş ve çorak ülke haline gelmiştir. Rönesans devrimi; bu toprakların tekrar yeşermesi, büyük aşkları ilham etmesi, destanlara yol açması, her tarafının cıvıl cıvıl ötmesi, yeni ve gerçekçi cennet rüyalarıyla uyanması demektir. Donmuş zihniyetin, kurumuş ruhun, kaskatı kesilmiş çarpık vicdanın, yitirilmiş adalet duygularının her gün kendini yeniden yaratmasının yolunun açılması demektir. Bilimsel zihniyet için koşullar uygundur. Avrupa’nın kazanımlarından çok şey alınabilir. Teknik de hazırdır. Daha kolay edinebilir. Bu gerçeklikler Ortadoğu Rönesanssının şansını ve gücünü belirlemektedir. Geçmişin dogmalarını, geleceğin hayallerini bilimsel temelde çözümlerse, tarih tekrar bir çağlayan olur ve geleceğe gürül gürül akmaya başlar. Umut o zaman gerçekten güce dönüşür, sel olup akar.

Bilimle aydınlanmanın güçlü birikimleri oluşmuştur. Eksik olan, bunları tarihe ve somuta yönlendirmektir. Bilimsel zihniyetle tarih çok zengin bir anlatıma kavuşacaktır. Günümüzü çözümlemek anbean canlanmaya yol açacaktır. Tek bir insanımızı bile çözümlemek dünyayı anlamaya yeterli olacaktır. Bir yerde ne kadar düşüş gerçekleşmişse, o kadar yücelme imkânı var demektir. Ne kadar karanlık koyulaşmışsa, aydınlık da o kadar yakın demektir. Her şeye karşı eleştirel olabilmeliyiz. Ama gerçeği bulma umudunu da asla yitirmeden. Köhne bencilliğin aşiretçiliğini, aileciliğini, karılığını, kocalığını, milliyetçiliğini, dinciliğini bırakmalıyız. Birinde hepimizi, hepimizde birini gören büyük ve zengin insanlık anlayışına dönmeliyiz. Hümanizmde dıştan almaya gerek yoktur. Bu toprakların en büyük zenginliği insaniyetçiliğidir. Onu ayağa kaldırmalıyız. Tekrar büyük aşkların yolunu açmalıyız. Onun ilahi teorisini ve kutsal pratiğini bin defa tövbe ederek ve büyük sadakatin ne olduğunu, uygarlık değerine, toprağına, insan kıymetine ne kadar bağlı olduğunu bilerek yaşamsallaştırmaya çalışmalıyız. Leylalar, Mecnunlar, Keremler, Aslılar, Ferhatlar ve Şirinlerin başlarını mezarlardan kaldırmalı ve onların bir daha ölmemek üzere aşklarını bıraktıkları yerden yaşama gücüne eriştiklerini görmeliyiz.

Daha eskilere, Gılgamışlara kadar gitmeliyiz. O da uyanmalı ve uygarlığının ölmediğini, Enkidu’nun halen yaşadığını görmelidir; İnanna’nın aşkının bitmek bilmediğini ona da göstermeliyiz. Bütün peygamberler de uyanmalıdır; dinlerinin neleri yaratmaya kadir olduğunu, insanlığı ne kadar yüceltmiş olduklarını onlara da göstermeliyiz. İbni Sinalar, İbni Rüştler, El Kindiler de uyanmalıdır; büyük çabalarıyla bilime neler kattıklarını, bilimin ne kadar gelişmiş olduğunu görerek, o büyük zihinlerini doyurabileceklerini gösterebilmeliyiz. Demirci Kawalar, Hallacı Mansurlar, Sühreverdiler, Babekler, Mazdekler, Köroğulları da uyanmalıdır; büyük direnmelerin, yiğitliklerin ve acıların boşa gitmediğini, onlara yaraşır insanların hakim olduklarını kendilerine göstermeliyiz.

Bunlar ucuz hayaller değildir; çoktan Rönesans’ımızla birlikte ayağa kaldırmamız gereken yüce tarihsel büyüklüklerdir. Tarihimiz baştan sona çağdaş edebiyatla yeniden canlandırılmalıdır. Daha da önemlisi, neolitik çağ edebiyatını mutlaka gerçekleştirmeliyiz. Özellikle her şeyin doğurucu ve yaratıcı gücü anaerkil toplumu, anayı, ana tanrıçayı, onun ruhunu, zihnini, hayal ve umutlarını nasılsa öyle canlandırmalıyız. Tarihi böyle tanırsak, kendimizi tanırız. Biz tarihten başka neyiz ki! Tarihin dışında, hiçlikten başka neyiz ki! Ortadoğu’da mitoloji, din, mezhep, tarikat, hanedan, aşiret, mir, xulam, kul, tanrı, tanrıça, şeyh, reis, bey, ana, baba, çocuk, demirci, at, kılıç, saban, balta, maden, talan, savaş, aşk, peygamberlik, rahip, sofu, bilge, hain, alçak, onur, namus, kutsallık, kader, umut, bayram, ölüm, bahar, kış, yaz, dağ, nehir, çöl, yol, deve, köpek, eşek, boğa, keçi, koyun, inek, sürü, çoban, çiftçi, yazar, sultan, emir, asker, komutan, bilgin, güzellik, çirkinlik vb birçok kavramın çağdaş edebiyat diliyle yeniden yaşamsallaştırılması ve aydınlanması, Rönesans devriminin sanatsal ve bilimsel görevleridir.

Önder Apo
Kültür Sanata İlişkin Önderlik Perspektifleri
Devam Edecek

Attachment