Tanrı Ve Tanrıça Arasındaki Savaş

0Shares

Devlet ve egemenlikli sistem ilk olarak zigguratlarda şekillenir. Önderlik, rahip için “ilk profesör” demektedir. İktidar sistemi devlet kurumlaşmasını açığa çıkardığı zaman rahip, bu toplumu nasıl yöneteceğini düşünüyor. Toplumu yürütebilmesi için bir ideoloji geliştirmesi gerekiyor. Buna göre de hem düşünce geliştiriyor hem de öğretiyor. Hem iş geliştiriyor hem de nasıl yapılacağını gösteriyor. Önderlik ayrıca rahip için “işçi başıdır” tanımlaması da yapıyor. Bir taraftan yapıların oluşmasını örgütlüyor, diğer taraftan bu yapıların nasıl yapılacağını öğretiyor. Bir taraftan bilimi geliştiriyor, diğer taraftan geliştirdiği bilimi toplum üzerinde uyguluyor. Bu sistem oluştuğundan günümüze kadar bu şekilde işliyor. Zigguratlarla birlikte toplumda tabakalaşmalar, sınıflar doğuyor, kastlar oluşuyor, rahip toplumdaki üst kast oluyor. Zigguratlarda başlayan bu sistem, biçimsel değişimler geçirse de öz olarak günümüze kadar da kendisini sürdürüyor.

Rahip, alt katta maddi değerlerin işletilmesi ve öğretilmesini kullar aracılığıyla öğütler, bu anlamıyla bir nevi “patrondur”. Orta katta eğitim ve yoğunlaşmayla (sistemin üyelerini yetiştirme merkezleri ve yeni sistemin bilim okullarını oluşturma) uğraşır, bu açıdan akademisyen, profesör ve filozoftur. Oluşturdukları bilim de kadının 104 Me’si üzerinden geliştirilmektedir. Bu, ilk bilim tekelciliğinin başladığı süreçtir de aynı zamanda. Yine rahipler orta katta tanrının vekilleri olarak yönetim işiyle de uğraşırlar. Üst kat zaten krallara-tanrıya-başrahibe aittir. Böylelikle ilk hiyerarşik kastlar oluştuğu gibi, rahipler her kentin yöneticileri de olurlar. Bu anlamıyla tarihin ilk kralları da rahiplerdir. Başlardaki rahip-kral sistemi bir sonraki aşamada rahip-tanrı bir diğer ifadeyle tanrı-kral sistemi olarak biçimlenecektir. Kutsanmanın ve kutsallığın yeni kimliği rahip ve onun oluşturduğu sistem olacaktır. İktidar sisteminin yaratıcısı, geliştiricisi ve yöneticisi olarak rahip-tanrının kutsanması ise tahakkümcü sistemin kutsanmasını getirmektedir.

Zigguratlarda gelişen bir diğer önemli husus ise ticaretin gelişmesidir, bu nedenle de zigguratlar ilk ticarethanelerdir. M.Ö. 4000-3000 arası ticaretin kurumlaşması dönemidir. Daha öncesinde de ticaret vardır, fakat takas (neolitik toplumda esas olan hediye kültürüdür) biçimindedir. Ama değişim değeri tarzındaki ticaretin gelişimi ilk kez Uruk’ta başlar. İlk ticaret kolonileri de bu dönemde açığa çıkar, Uruk kolonilerini oluşturur. Zaten bu kolonilerin oluşturulmasıyla birlikte Enki’nin hâkimiyeti de daha fazla gelişir. Enki bununla birlikte Uruk içerisinde daha fazla söz sahibi olur. Önderlik, o dönemde Hindistan’daki Mohajendero ve Mısır’ın büyük ihtimalle Uruk’un ilk kolonileri olduğunu belirtmektedir.

Rahip ve işbirlikçileri tüm bunları geliştirirken, topluma el atarken dayanakları, üzerinde yükseldikleri temeller nelerdir? Uygarlığın doğuş aşamasına gelindiğinde neolitik dönemin yarattığı büyük bir birikim vardır. Toplumda bir bilinçlenme gelişmiştir, birçok alanda sistemleşme, kurumlaşma oluşmuş, oturmuştur. Kadın öncülüğünde geliştirilen büyük yaratımlar ve değerler vardır. Bu nedenle de “güçlü ve kurnaz erkek” ilk başta 104 Me olarak ifade edilen yaratım ve değerlere el atıyor. 104 Me neolitik toplumun o güne kadar yaratılmış maddi ve manevi değerlerini ifade ediyor. Bu 104 Me’yi ele geçirip hâkimiyetine aldığı taktirde sistemi de hâkimiyetine alabilir. Bu nedenle bunların gaspı büyük önem taşımaktadır. 104 Me diye ifadelendirilen değerlerin bir kısmını şöyle sıralamak mümkündür; toplumsallık, tarım, bilim, sanat, kültür, ahlak, ekonomi, politika, toplumsal güç, irade, tüm Tel Xalaf yaratımları vb… Bir bütünen toplumsal yaşamın yaratılması 104 Me’yi oluşturur. Bu nedenle ilk olarak topluma el attıklarında 104 Me’yi ele geçirmeye çalışırlar.

104 Me’ye el atılması, tarihteki ilk büyük kadın-erkek savaşımının da başlangıcını teşkil eden İnanna-Enki savaşını başlatır. İnanna ‘cennetin kadını’ anlamına gelmektedir. Böyle bir isimlendirmenin, yaşadığı toplum ve coğrafyayla bağı vardır. Tanrıça İnanna’nın kenti Uruk’tur ve daha hâkimiyet altına girmemiştir. Bu kent M.Ö. 4000’lerde oluşmuştur. Enki’nin kenti Eridu’dur. Belirttiğimiz gibi Eridu El-Ubeyd kültürünün merkezidir. Enki, İnanna’nın kentine saldırır. Uruk büyük bir kenttir, erkeğin ilgisini çeker, iştahını kabartır. Kendi hâkimiyetine almak ister. Enki için ‘bilge ve kurnaz tanrı’ denilir. Enki’nin saldırısı ve 104 Me’yi çalmasıyla tanrıça İnana ile tanrı Enki arasında tarihin ilk savaşı başlar ve çok uzun bir süre devam eder. Sümerlerin İnanna-Enki’nin bu savaşımı anlatan mitolojilerine göre, İnanna bu 104 Me’yi Enki’den geri almayı uzun bir savaşımdan sonra başarır. Fakat kurnazlığıyla nam salan Enki yine komplocu aklının yöntemleriyle 104 Me’yi İnanna’dan geri alır. Bu değerler kimin elinde olursa güç ona geçecektir ve toplumda koruyuculuk unvanını kazanacak, saygınlık elde edecektir.

İnanna-Enki öyküsü şunu gösterir; bir savaş yaşanmıştır; özgürlükçü toplum, yaratılmaya çalışılan egemenlikli sistemi erkenden kabul etmemiştir, güçlü bir direniş gelişmiştir, teslim olunmamıştır. M.Ö. 3500-3000’lere gelindiği zaman Uruk kenti düşer ve uygarlık sistemi kendisini burada devlet kurumlaşması olarak örgütler. Daha sonra açacağız bunları, fakat şunları belirtebiliriz; o dönemlerde hanedanlık sistemi vardır, Enki bir hanedanlık sisteminin hâkim olduğu Eridu şehrinde yaşamaktadır. Ama burada da daha devlet sistemi yoktur, devlet sistemi ilk olarak Uruk şehrinde geliştirilir. Neden Eridu’da değil de Uruk’ta? Çünkü Uruk’ta kadın sistemi vardır, eğer kadın sistemini yener, hâkimiyet altına alırlarsa, farklı bir sistem geliştirebileceklerdir. Bu nedenle de Uruk’a saldırırlar. Rahipler, sistemlerini ilk olarak bu kent üzerinden geliştirmek istemektedirler. Bu nedenle de erkeğin saldırısının hedefinde bu kent vardır. Uruk bu anlamda devletleşmenin, kentleşmenin, sınıflaşmanın merkezidir, bu daha sonra da Uruk’un (Irak’ın) tüm kaderini belirleyecektir. Bugüne kadar da Irak’a baktığımızda kadının, toplumun, sistemin durumu sürekli olarak bir kargaşa halindedir.

Kadın ve erkek, tanrı ve tanrıça, rahip ve rahibeler arasındaki savaşım M.Ö. 3800-3500’de başlar. Bir arkadaş “neden ilk olarak zigguratlarda eğitilenler kadınlardır” şeklinde bir soru sordu. Çünkü toplumu oluşturan, yaratan kadındır. Kadın, sistem içileştirilir, iradesizleştirilir ve teslim alındığı taktirde tüm topluma da bunu uygulayabilirler. Bu çok önemli bir etkendir.

Kadının düşürülmesinde musakkatinlerin rolünü de değerlendirmek gerekmektedir. Zigguratlar içerisindeki kadın mabetleri, devletçi uygarlık sistemiyle birlikte yavaş yavaş musakkatine dönüşmüşlerdir. Musakkatin, ilk kez bir başka Sümer kenti olan Nippur’da M.Ö. tahminen 2500’lerde ortaya çıkar. Öncesinden zaten aile kurumu ortaya çıkmış, mülkleştirme anlayışı gelişmiştir. Musakkatin kelime anlamı olarak Sümerce “Barış Kapısı” anlamındadır. Musakkatinin barış kapısı olarak nitelendirilmesi kadınla erkek arasındaki çatışma, kavga, yaşanan kargaşayla bağlantılı bir durumdur. Erkeğin musakkatine gidişi, kadının musakkatinde erkeği kabulü bir barışa ulaşma anlamında kullanılıyor. Zaten daha öncesinde kadın tapınakları vardır, bu musakkatinler oluşturulduğu zaman ise toplumun en güzel, en bilgili kadınlarının buralarda yer aldığına yönelik erkek tarafından büyük propagandalar yürütülmekte, özgür kadın duruşları zayıflatılmaya çalışılmaktadır.

Musakkatinler tarihin ilk genelevleridir, aynı zamanda kadının hem eğitildiği hem de erkeğe sunulduğu bir tür tapınaktır. Bu dönem, tapınak fahişeliğinin geliştirildiği dönemdir. Musakkatindeki kadınları, aslında bir nevi bugün Japonya’daki geyşalara benzetmek de mümkündür. Zaten her erkek musakkatine gidememektedir. Üst tabaka erkekleri ile devletçi sistem için iyi işler yapanlar musakkatinlere gitmektedirler. Özellikle hanedan ailelerin erkekleri, öncüleri zigguratlarda bir etkinlik yaratmak ve zigguratın yönetimini elinde bulunduranlarla bir ittifak içine girebilmek için mussakkatinlere giderler. Kadınlar bu musakkatinlerde sanat, müzik, kültür, edebiyat gibi birçok farklı alanda özel olarak eğitilmektedirler. Kadınların bu musakkatinlere ilk girişleri, kölelerin zigguratlara girişlerine benzerdir. İlk başta onursal bir görev, onurlanacakları bir mekân gözüyle bakılarak içinde yer alırlar. Çünkü buralar ilk başta tapınaklardır ve burada yer alan kadınlar da tapınak rahibeleridir. Yani toplum için eğitim gören ve topluma hizmet eden kadınlardır, fakat sistemin el değiştirmesiyle birlikte bu tapınaklar genelevlere dönüştürürler. Tapınaklara rahibe olarak giren kadınlar fahişe olarak çıkarlar. Bu nedenle de Önderlik; “kadın artık sistemin ajanlarına dönüştürülür” demektedir. Bu musakkatinlerle birlikte kadın ajanlaştırılmakta, kıran kırana bir savaşımı verilen kadın sisteminin dışına çekilmektedir.

Musakkatinlerde kadın kolektif mülkiyete dönüşür, bu genelevin ilk protipini oluşturur. Aileler zaten oluşmuştur, ailede özel mülkiyet, musakkatinlerde kolektif mülkiyet geliştirilir. Aynı zamanda musakkatinlerde bir gelir sistemi de oluşur. Elde edilen gelir, erkeğin sisteminin geliştirilmesinde kullanılır. Hâlbuki öncesinde kadınlar kutsal sayılan ve topluma hizmet temelinde örgütlenen bu yerde kendilerine bir yaşam alanı oluşturmuşlardır. Burada yaşamakta, ibadetlerini gerçekleştirmektedirler. Fakat bu mabetlerin dönüşüm geçirmesiyle birlikte, buradaki kadın kimlikleri ve statüleri de dönüşüme uğramaktadır. Tanrıça, rahibe olarak tapınaklara giren kadın, çıkarken düşürülmüş bir kadın çıkıyor. Başta özgür kadın ve özgür toplumsallık temelinde bu mabetlerde görülen eğitimler değişiyor; kadınlar artık erkeğe sunum üzerinden eğitiliyor, tırnağından saç teline kadar erkek için hazırlatılıyor. Artık, devlet ve iktidar sisteminin sürdürülebilirliği, egemen erkek sisteminin kurumlaşmasının devamlılığı için kadınlar eğitiliyor. Daha sonraki örneklerinde de bu görülmektedir; Roma buna örnektir veya öncesinde bir Sparta örneği var.

Hurriler baş eğmemiş, direnmişlerdir

Musakkatinlere gönüllü olarak giren kadınların dışında, özellikle bir genelev sistemine dönüştürüldükten sonra zorla getirilen bir kesim kadın da vardır. Bugün bir kadının güzelliğini betimlemek, anlatmak için ‘Huri’ gibi denilir, Huri anlam olarak zaten ‘güzel kadın’ demektir. Aynı zamanda dinde de ‘cennette bulunan güzel kadın’ anlamındadır. Huri sözcük olarak Hurri’den gelir, proto-Kürt kadınları yani. Musakkatinlere ilk olarak zorla getirilen kadınlar Hurri kadınlarıdır.

Peki, neden ilk önce zorla kaçırılıp getirilenler Hurri kadınları oluyor? Kölelik sistemi oluşturulmaya başlandığında ilk başta Aryenler topluluklara, öncelikle de Hurrilere saldırılar düzenlenir. Direnen gücü, direnen kesimi kırmak tüm toplumu teslim almayı getirebileceği için en fazla direnen güç olarak Hurriler hedef alınır. Hurriler (yani proto-Kürtler), Aryen toplulukları içerisinde o dönemde en fazla özgünlüklerini koruyan, en fazla direnen, özgürlüklerine bağlı olan kesimdir. Neolitiğin, kadının özgür toplumsallığının boy verdiği mekânın sakinleridir, ev sahipleridir, köküdür, öncüleridir. Daha etnisitelere ayrışmadan, yani Hurri adlandırmasını almadan önce de neolitiğin yaratıcısı, öncüsü olan toplum olma gerçekliğine sahiptir. Bu öncülük de kadın öncülüğüdür. Gerçekleştirdikleri neolitik devrim buradan tüm dünyaya yayılmıştır. Toplumsallığı güçlüdür, toplumsallığın öncülüğünü yapanlar ve bunun öncülüğünü en fazla gerçekleştirenler de en başta Hurri kadınlarıdır. Bu nedenle de bu kadınların ve bu toplumun ilk başta hâkimiyet altına alınması gerekmektedir. Bu toplumsallığı hâkimiyet altına alabilirlerse, tüm toplumu hâkimiyet altına alabileceklerdir.

Bu nedenle iktidarcı sistem, toplumu egemenlik altına alabilmek için ilk başta Hurrileri ve Hurri kadınlarını hedef alırlar. Arapça ‘hurriye’ sözcüğü özgürlük demektir, Türkçe ’de ‘hürriyet’ denilir, bu sözcükler kelime kökeni olarak Hurrilerden gelmedir. Çünkü Hurriler baş eğmemiş, direnmişlerdir. Özgür toplumun ve özgürlüğü için direnen toplumun, toplumsal hafızada bu şekilde yer alması da oldukça dikkat çekicidir. Hurri kelimesi iki şekilde kullanılmıştır; biri, Huri yani ‘cennette bulunan güzel kadın’, erkek için hazırlanan kadın, bir diğeri Hurriye veya hürriyet, yani özgürlük. Diğer taraftan Almanca huriye sözcüğü fahişe anlamına gelmektedir. Böyle bir tanımlama kadınların zorla musakkatinlere getirilmesiyle de bağlantılıdır.

Mezopotamya’nın, Altın Üçgen’in tarihteki rolünü insan burada da çok fazla görebilmektedir. Önderlik değerlendirmelerinde insanlığın, toplumsallaşmanın ilk kez burada yaşandığını, eğer burada insanlık özgürleşmezse gerçek bir özgürlük yaşanamayacağını ortaya koymaktadır. Tarihi gerçeklikleri anlayıp kavradıkça, ortaya çıkarıp yorumladıkça bunu çok daha net bir şekilde görebilmekteyiz. Devletçi uygarlığın ilk saldırılarının Hurrilere ve Hurri kadınlarına karşı gelişmesi herhangi bir saldırı değildir. Uygarlığın kendisini oluşturabilme, yaratabilme saldırısı, savaşıdır. Bu nedenle de devletçi-iktidarcı sistemi ayakta tutabilmek için ilk olarak Hurri kadınlarına saldırılar düzenlenmektedir. (Günümüz gerçekliğiyle ne kadar da benzer.) Bu anlamda Semitik kabilelerin, Sümerlerin Aryen toplumuna saldırıları, öncelikli olarak Hurri kadınlarına olan saldırıdır da. Hitlerin bir sözü vardır; ‘bir toplumu teslim almak istiyorsan, ilk başta kadını vur’ der. Bu, egemenlikli sistemin temel zihniyetidir. Bir toplumu teslim alabilmen, eritmen için oradaki en önemli, en büyük güç hangisiyse onu hedef alman gerekir. Neolitik toplumun en büyük ve öncü gücü kadınlardır. Yine Aryen toplulukları içerisinde de en güçlü olanlar Hurrilerdir, Hurrilerin esas öncü gücü de kadınlardır. Bu nedenle de saldırının en fazla yoğunlaştığı kesimi oluşturdukları gibi ilk direniş sergileyenlerdir de. Özgürlüğün Hurri ismiyle bütünleşmesinin, kavramlaştırılmasının temel nedeni de budur. Hurri, kelime anlamı olarak “dağlı olanlar” anlamına gelmektedir. İsim ve kavramlaştırmalar, dağ ve özgürlük temellidir. İşte bu, tarihin uzun süresi içerisinde günümüze kadar süregelen bir gerçeklik olarak yine karşımızda durmaktadır.

Peki, tüm bu olup bitenlere karşı kadın nasıl bir mücadele yürütür? İnanna-Enki savaşımını dile getirmiştik. Mitolojilere bakıldığında bunları anlamak mümkündür. Esasta baktığımızda daha sonra ortaya çıkan tüm ideolojilerin, dinlerin kökeni Sümer mitolojilerinden kaynağını almaktadır. Mesela Adem-Havva hikâyesi. Bilindiği gibi hikayeye göre Havva Adem’in kaburga kemiğinden yaratılır. Bu hikâye aslında farklı biçimlerde Sümer mitolojisinde vardır. Sümer mitolojilerinde Dilmun adında bir yer cennet olarak ifadelendirilir. Dilmun’un bugün İran-Irak sınırında bir yerde olduğu tahmin edilmektedir. Bu cennet insanların yer alabileceği bir cennet değildir, yalnızca tanrılara mahsustur. Ninhursag -ki yaratıcı tanrıçadır- bu cennette sekiz çeşit bitki yaratır. Bu bitkilerin tadını merak eden Enki dayanamayarak hepsinin tadına bakar ve 8 yerinden hastalanır. Bu hastalandığı yerlerinden biri de kaburga kemiğidir. Ninhursag önce onu lanetler, sonra affeder. Adem Havva hikayesindeki gibi lanetleyen ve ardından affeden tanrı değil, tanrıça Ninhursag’tır, fakat bir kaburga hikayesi yine vardır.

Bu hikâyenin bir başka versiyonunda ise bu bitkileri tadan Enki hasta düşer ve bir kaburga kemiği çürür. Nammu bilge ve yaratıcı tanrıçadır, önce Enki’ye kızar, ardından Enki’nin çürüyen kaburgasını çıkartır ve o kaburgadan İnanna’yı yaratır. İnanna-Enki’nin bu versiyondaki hikâyesi daha sonra Adem-Havva hikâyesine dönüşür.

Berfin Zinê

Devam edecek

Attachment