Nisan Damlası

0Shares

Bir Nisan ayıydı.

Birkaç gündür hava sıcaklığı çok artmıştı. Gökyüzü ise üzerine örtü çekmişçesine hareket halindeki bulutlarla kaplanıyordu. Rüzgârlardansa eser yoktu. Sanki kısık bir yel ıslığı dahi işitilmesin diye, doğayı terk edivermişti tüm rüzgârlar. Ama öyle olmadığı kesindi. Belki de, bir yerlere savrulmuş ve orada takılı kalmıştır diye düşününce hafif bir bahar tebessümü yerleşti yüzüne. Ya da kendi zamanını bekliyordur, “kim bilir” demeyi de ihmal etmedi içinden.

Aslında, gece karanlığında kendine sonsuz güvenen, adımlarını ışıkların altındaymış gibi atan, insanlığın acılarını da, sevinçlerini de sonsuz istekle taşıyan o gerilla kadını, Avrêl’i, bir geceliğine de olsa zorlamak istemedi. Işıksa hep onunlaydı zaten. O farkında mıydı bunun bilemiyorum fakat bir ahu gibi her yanını sarmalamıştı huzmeler. Aslında, özgürlüğe ilk adımı attığından beri ışık onu hep takip etmiş ve hayat felsefesinin kaynağı olmuştu. Bu yüzden ışığın farkında olmaması imkânsızdı.

“kendine, evet yağmur yağacak” dedi. Buna sonsuz inanıyordu.
Yeryüzü ile gökyüzü arasında oluşan yağmur kokusu bir fısıltı gibi çöküvermişti üzerine. Çok keskin bir şekilde alıyordu kokuyu. İlk çocukken bir Nisan ayında o bu kokuyu almış, tanımış, hissetmiş ve kendisi için anlam kazanmıştı. O andan itibaren de almaya hep devam etti. Ama artık bir Nisan ayı değil hayatının geçirdiği her Nisan ayında doya doya içine çekerdi yağmur kokusunu. Hele bir de toprakla birleşince ne de güzel kokardı. O kadar çok seviyordu ki, hayran kalırdı yağmura. Öyle ya, yağmur kokusu onda anlam kazandığından beri Nisan ayının ilk yağmurları hep çocukluğunun kokusu olmuştu. Bundan dolayı, hasret giderircesine öyle bir içine çekerek sindirirdi ki kokuyu, doymak bilmezdi.

Nisan…
Hele bir de inandığı insanın ve kendisinin doğduğu ay olması nedeniyle daha bir anlamlıydı hayatında.
Ayrıca, dağların yüreğine ilk bu ayda kendisini adaması daha bir güzelleştirmişti Nisan ayını.
Bu güzelliği taşıyabileceği en iyi şeyin kendine bu ayın ismini koymak olduğunu düşündüğünden adını
Avrêl yapmıştı.
Avrêl için Nisan birçok şeyin bileşkesi ve en çok hissettiği aydı.
Tabii ki, doğanın da en canlı aylarındandı. Bu ayla birlikte toprak farklı bir canlılığa kavuşurken, her şey daha bir yeşil olur ya, bu yüzden de çok severdi. Yani, kendisi için Nisan ayını sevme sebeplerinin toplamı çoktu.

Ay ise arada bir yüzünü gösterip kaybolsa da çoktan atmıştı kendini bulutlar ardına. Aya, “bu gece de kalsaydın ne olurdu sanki” diye sitem etmeden de duramadı Avrêl. Aklına zor anları gelmedi değil. Bir çatışmadayken arkadaşlarından koptuğu o an geldi aklına. Ayın mavi ışığı, doğru yönü bulabilmesi için ne de destek olmuştu. Ayrıca, sarkacı da bir yeri işaret eder gibiydi kendisine. Hiç unutamamıştı o anları. Yine, bir tim arkadaşı ile mesafeli bir şekilde erzak görevi dönüşünde bir askerin “az ilerde sanki bir hareketlilik gördüm” demesiyle irkilmişlerdi.
Tam fark edileceklerken o an ay ışığının kendisini başka bir dağın arkasına bırakması da bir olmuştu. Hemen oracıkta, otların arasına nefesleri kesilircesine sessizce gizlenmiş, her an başlayacak bir çatışma için hazır konum almışlardı. Askerlerse net olmadıkları ve korktukları için kısa bir sessizlik ve dar bir kontrolden sonra birbirleriyle alaylı konuşmalarla tekrardan yollarına devam etmişlerdi. Böylece tehlikeyi atlatmışlardı. Arkadaşlarına göre şans, Avrêl’e göre ay karanlığının sessizliği kurtarmıştı onları. Bu yüzden kızamıyordu ay ışığına. Her ne kadar bazı zamanlar kendilerini zor durumlarda bırakmış olsa da, doğanın bu görkemli nimetine nasıl darıla bilirdi. Seviyordu ay ışığını. Hem de çok. Nasıl oluyor da, asker grubunu önce kendileri fark edememiş diye de her biri kendisine karşı çok öfkelenmişti.

Bu düşüncelerle Avrêl grupla birlikte yürümeye devam ediyordu.
Geniş ve taşlı araziyi kendilerine patika bilerek yol alıyor, arkalarında iz bırakmadan yürüyorlardı. Küçük bir akarsu yatağına ulaşmışken kısa bir ara vermeye karar verdiler. Hemen hemen aralıksız yürümüşlerdi.

Öyle ki, yollar insanı kendine çekerdi. Önünde kıvrılan yolun diğer ucunda neler saklı. Hangi yollar nasıl başlar ve biter merakındasındır. Bu yollardan kimler hangi amaçlarla geçmiş diye, düşünürken attığın her adımla yürümek sonsuz bir ana dönüşmekti. Geçtiğin tüm yollar sana tatlı bir yorgunluk bırakırken her toprak parçası senin yürüyüş hazinendir.

Jinda Asmen

Attachment