Mayıs Ayı Direnişler ve Şahadetlerin Anlamlandırdığı Bir Aydır

0Shares

Mayıs ayı halklar devrimciler açısından önemli direnişle elde edilen kazanımları kadar sistem tarafından yönelimlerin de olduğu ay olmaktadır.1 Mayıs işçi emekçilerin birlik ve dayanışma bayramı, 6 Mayıs 1972 de Türkiye devrimci gençlik hareketinin öncülerinden olan Deniz gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnanların idam edilişlerinin yıldönümleri,6 Mayıs 1996 da Reber Abdullah Öcalan’ın imhasına  dönük yapılan bombalı saldırının yıldönümü, 18 mayıs PKK hareketinin öncü kadrolarından Haki Karer’in şahadetinin yıldönümüdür. Devrimciler açısından direnişler ve şahadetlerin anlam kattığı ve anlamlandırdığı bir aydır. Bu ay vesilesiyle direnen ve bu uğurda şehit düşenleri bir kez daha saygı ve minnetle anıyorum.

1 Mayıs ilk kez 1856 da Avustralya’nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçileri, günde sekiz saatlik iş günü, için Melbourne üniversitesinden parlamento evine kadar bir yürüyüş düzenleyerek hak talebinde bulundular. Daha sonra 1 Mayıs 1886 da Amerika işçi sendikaları konfederasyonu önderliğinde işçiler günde 12 saat haftada 6 gün olan çalışma takvimine karşı, günlük 8 saatlik çalışma talebiyle iş bıraktılar. Şikagoda yapılan eylemlerde yarım milyon işçi katıldı.1 mayıstan sonrada devam eden eylemler oldu. 4 mayısta kanlı haymarket olayı gelişti. Uygulanan yasal baskılarla bu eylemler yasaklandı. Daha sonra ikinci enternasyonalde 1889 da Fransız bir işçinin önerisi ile 1 Mayıs gününün tüm dünyada ‘’birlik, mücadele ve dayanışma günü ‘’ olarak kutlanmasına karar verildi. Zamanla 8 saatlik iş günü birçok ülkede resmen kabul edildi.1 Mayıs böylece işçilerin birlik ve dayanışmasını yansıtan bayram niteliğini kazandı.

Türkiye’de ise 1 Mayıs işçi bayramı ilk defa 1911 yılında Osmanlı imparatorluğu sınırları içerisinde olan Selanik’te kutlanırken Türkiye’de ise İstanbul’da ilk defa 1912 yılında gerçekleştirilmiştir. 1923 yılında 1 Mayıs yasal olarak işçi bayramı ilan edilmesinden bir yıl sonra hükümet tarafından kutlamaların kitlesel olarak kutlanmasını yasaklamıştır.1925 yılında ise çıkarılan takrir-i sükûn kanunu ile de işçi bayramı tamamen yasaklandı. Cumhuriyet dönemi ile yükselişe geçen işçi hareketi ile birlikte uzun yıllar kutlanamayan 1 Mayıs ilk defa 1976 yılında DİSK (Devrimci işçi sendikaları konfederasyonu öncülüğünde 200 bin kişinin katılımı ile taksim meydanında gerçekleştirildi.1977 yılında devrimci işçi konfederasyonu öncülüğünde o dönemde vali ve emniyet güçleri ile yapılan görüşmelerden sonra tekrar taksimde yapılması konusunda anlaşma sağlanmıştı. Fakat 1 Mayıs öncesi dönemin gazeteleri tarafından olayların çıkacağı, bazı insanların ölebileceği gibi yazılar yazmışlardı. Hatta bazıları bunlar İstanbul, Ankara ve yurdun diğer yerlerinde yurdu kana bulayacaklar, polisle vuruşma muhtemeldir, cinayetler işlenebilir, mallara canlara kıyabilirler taktik icabı kendi içlerinde vuruşabilirler saf vatandaşlar bu arada ölebilir, arabalar tahrip edilebilir, kanlar akacak vb. önceden aslında devletin gizli güçlerinin devreye girdiğini beyan ediyordu. Buna rağmen 500 bin kişi taksim meydanında toplanmıştı. Kitleye konuşma yapıldığı esnada sular idaresi binasının üstünden, çevredeki otelin çeşitli katlarından silahlar sıkılmıştır. Silah seslerinden çıkan panikle kaçmaya çalışırken polisler ses bombaları ve panzerlerle kalabalığa müdahale ederek 36 kişinin ölmesine, 130 kişide yaralanmasına neden olmuştur. Olay sonrası 470 kişi gözaltına alınmıştır.98 kişi hakkında dava 14 yıl boyunca devam etmiştir. Günümüze kadar ateş açanların kim olduğu ve failleri netleşmemiştir. Halende Türkiye’de 1 Mayıs kutlamaları değişik gerekçelerle ya yasaklanıyor ya da devlet eliyle provakasyonlar yaratılarak müdahaleler yapılıyor. Toplum nezdinde oluşabilecek direnç noktalarını kendince bertaraf etme ya da kırılmalar yaratarak etkisizleştirmeye çalışıyor. Sistematik devlet aklı bu konuda kendisini devam ettirmek için sürekli karşı hamleler geliştiriyor. Bu politika aynen günümüze kadar devam etmektedir.

Türkiye’de cumhuriyetin kuruluş amacından uzaklaşan rejimin uygulamalarına karşı ortaya çıkan her türlü ret ve karşı çıkış olayları ister Türk olsun ister Kürt olsun ister Çerkez, Ermeni veya başka halktan gelişsin hepsine en acımasız biçimde ezerek tasfiye etmiştir. Türkiye cumhuriyet tarihi aslında kana bulanmış bir tarihtir. Ortak yaşam ilkelerini ret edip Kürtleri dıştalayan bu rejime karşı birçok Kürt ayaklanmalarını idam, katliamlarla bastırmıştır. Türkiye devrimcilerinin öncüsü olan Denizlerin ülkenin emperyalist güçlerin denetimine girmesine karşı çıkmasını idam sehpalarına göndererek cevap vermiştir. Türkiye cumhuriyetinin oluşumundan günümüze kadar uygulamalarına karşı çıkan herkesi her türlü entrika, komplo ile tasfiye etme politikası günümüze kadar devam etmektedir. Halkların ortak mücadelesi sonucu elde kalan Türkiye toprakları her türlü emperyal güçlerin işgaline açık hale getiren bu sistemin sahipleri olurken, buna karşı çıkanları da yalan dolanla bunlar ülkemizin birlik bütünlüğünü parçalayan güçlerdir, şakidir, terördür yaftaları ile toplumun algısını milliyetçi duygularını kabartarak öldürme, tasfiye etmeye meşru kılıflar oluşturma amaçlı oluşturdukları argümanlar olmaktadır. Olayların ve işin esas yanlarının bu kadar ters yüz eden bir uygulama başka yerde bulamazsınız. Özel savaş sistemi (ki günümüzde buna resmi bir isimde verilmiştir. Özel Harp dairesi) ile kendisini yaşatmaktadır. Bu ülkenin her karış toprağını uluslararası güçlerin işgaline açan, satan, ekonomisinden siyasetinden, savunmasından, yaşam kültürüne kadar tahrip eden bu güçler gerçekliği de böyle alt-üst ederek topluma yansıtmaktadır. Türkiye cumhuriyetinde en ufak bir kıpırdanma, karşı ezme hareketi ile sonuçlanmaktadır. Türkiye devrimcilerini, Kürt önderlerini idam sehpalarına göndererek toplumun geri kalan kesimlerine göz dağı vermektedir. Tüm ezme ve imhalara rağmen tarihteki direnişlerin ardılı olan PKK ye ve Kürt halkına yönelikte aynı politika halen uygulanmaktadır.6 Mayıs 1996’daki Reber Apo ya dönük gerçekleşen bombalı saldırı hareketin öncüsü ve liderini tasfiyeyi amaçlamıştır. Çünkü PKK hareketi ve direnişi Türkiye ve Ortadoğu halkları açısından bir umut olmaya başlamış birçok kesimin direnişinin ilham kaynağı olmuştur. Etkisizleştirilen sol devrimci ve demokratlara yeniden can vermiştir. Kadınlar bin yılların görmezlikten gelindiği yarattığı tüm değerleri sistem tarafından gasp edildiği gerçekliğinin bilinci ile kendini yeniden yaratmanın fırsatı olarak gördüğü bu harekete akın etmiştir. Bundan kaynaklı PKK direniş hareketi ve Önderi öncüleri hedef haline gelmiştir. PKK sistem tarafından parçalanan toplumsal değerleri yeniden bir araya getirerek sistemin tüm planlarını alt-üst etmiştir. İlk aşamalarında işbirlikçi, gerici ve sistem tarafından Hakki Karer arkadaşın hedeflenmesindeki amaçta buydu. Çünkü Hakki arkadaş bu hareket içerisinde Kürt ve Türk kardeşliğini birleştiren bir köprüydü. Bu köprüyü yıkmak istediler. Ama Reber Apo bu köprünün bozulmaması için yoldaşlığının anısına bağlılığın gereği olarak parti ilan etti ve mücadelesini yükselterek sisteme cevap verdi. Mücadeleden geri adım atmadan mücadeleyi büyütmekle en büyük cevabı vermiş oldu. Ve kardeşliğe bağlılığını böyle ortaya koydu. Bu mücadele halende bu anlayış ve çizgi üzerinde direnişine devam etmektedir. Halkların ortak yaşam ve kardeşliğine, yaratılan enternasyonal değerlere sahip çıkarak eksik kalan yanlarını tamamlayarak hala devrimci mücadelesini sürdürmektedir.

1 Mayıs vesilesi ile aslında üzerinde durmamız gereken diğer önemli bir konu ise işçi ve emekçilerin sisteme karşı başlattıkları ve belli bir aşamaya getirdikleri mücadelelerini sistemin dönüşümüne yönlendirilememesinden kaynaklı sürekli emek-ücret ekseninde yürüyen pazarlıkları aşamadı. Zaten sistemin kendisi de bununla uğraştırarak mücadeleyi bu sınırlarda tutmak için büyük bir çaba içerisinde oldu. İşçi ve emekçilerin ilk çıkışı sisteme karşı bir sorgulama ve gedik açmaya vesile olurken bunun daha sonra oluşturulan perspektifi doğru temellere oturtulamamasından kaynaklı adeta kapitalist sistemin çarklarını güçlendiren, ayakta tutan bir rolü oynar hale getirildi. Emek-değer teorisinin yani kuramının salt maddiyat üzerinden ele alınması ciddi bir yetersizlik olmaktadır. Ezilen toplum ile egemen sistem çelişkisi ve çatışmasının kaynağının doğru tespitinin yapılmaması ve bu hatanın bir biçimiyle günümüze kadar devam etmesi ciddi bir sorun olarak önümüzde durmaktadır. Kapitalist sistem sanayi devriminin, endüstriyalizmin gelişimi ile işçi sınıfının oluşumunu açığa çıkarsa da bunu tarihsel arka planında olan ilk hiyerarşik sistemin kadın emeğinin gasp edilmesi sürecine inilmeden ve bunu sorgulanması derin yapılmadan ele alınması bakımından baktığımızda ilk sömürü ve gasp olayının nedenine inmeden yaklaşmak zaten tarihi ve temel bir hata olarak önümüze çıkmaktadır. Reber Apo’ nunda Marksistlere yaptığı temel eleştiri ve hata olarak ele aldığı konulardan biride bu olmaktadır. Marks bu taleplerin reformistliğine hiç takılmadan emeğin kurtuluşu için ilerde atacağımız adımların ön adımı olarak ele aldı. Yanılgı buradan başladı. Sadece işçi sınıfının talebi ya da sadece iş gücü karşısında ki değer talebi üzerine kurulu yaklaşım sistemin yaşamın tüm alanlarında kendisini nasıl inşa ettiğini tek ayak üzerinden gelişmediğini güçlü tahlilinden uzak bir yaklaşım olarak ele almak gerekiyor.

Reber APO’nun görüşleri ise toplum ve toplumsallaşmayı yaratmanın en temel emek değer olarak ele almaktadır. Marks emek-değer teorisini tarihsel materyalizm üzerinden geliştirdiğinden, manevi değerleri çok fazla ele almaz. Bu da ilk halkadan değil de son halkadan toplumu ele alıp çözümlemesini getirmiştir. Sistem çözümlemesini doğal toplumdan, analık toplumundan değil de kapitalizmden başlattığı, yine çözümleme veya sistemin aşılmasını kapitalizmden ele aldığı için, yaratılan analık kültürü, gerçek anlamdaki toplumsal kültür karanlıkta kalmaktadır. Ortaya çıkmamaktadır. Marksizm de devletçi iktidarcı zihniyeti aşamadığı için devletin, iktidarın çıkışını insanın toplumsal özden bir kopuşu, toplumsal özün bir boşalması olarak değerlendirememektedir. Bu nedenle de kendi karşıtına dönüşme, benzeşme durumunu yaşamaktan kurtulamamaktadır. Mesela her toplumda, her toplumsal kültürde birçok kural ve ölçüler vardır. Her toplum her topluluk da bu toplumsal kural ve ölçülere göre yürümek zorundadır. Toplumda birçok davranış kipi de vardır ki, bunlara hiçbir adlandırma veya hiçbir ifade veya formüllendirme yapılmamıştır. Fakat bunlar o toplumun değer ve kurallarıdırlar. Ahlak kuralları dediğimiz ölçü ve kaideler bu tür davranış kiplerindendir. Ahlak kuralları yazılı veya çok somut değildirler. Fakat bir değeri ifade ederler, toplumsal bir değere sahiptirler. Önderlik bu nedenle en temelde sapmayı bunlarla bağlantılı ele almaktadır. Doğal-komünal analık toplumunun özünden kopuşu, onun yarattığı kural, ölçü ve değerlerin ihlalini ahlaki değerlerdeki yozlaşma ve sapma olarak değerlendirmektedir. Marks’ın emek ve onun karşılığında ödenen değerin, yani ücretin arasındaki dengesizliği bir sapma olarak değerlendirmesinin aksine Önderlik, asıl sapmanın toplumun kendi oluşturduğu değerlere sırtını dönmesi, ona ters düşmesi olarak yorumlar. Marks’ın emek-değer teorisine karşılık, Önderlik böyle bir değer teorisi oluşturuyor. Sapmayı da bu tarzda ele alıyor. Değeri ele alırken tabii ki sadece insan ve toplum bazında ele alamayız. Örneğin doğal toplumda her şeyin bir anlamı, bir değeri vardır. Her şeyi canlı ele alırlar, canlıcılık anlayışı hakimdir. Bu nedenle de değersiz olan hiçbir şey yoktur. Fakat toplumsal sistemin değişmesiyle birlikte bu değerler sistemi de değişir. Aslında doğal toplumda ortaya çıkan değerler bütünü kültürel bir sistemi ifade ediyor. Her sistemin kural, ölçü, kaideleri aslında onun kültürel yapısını ortaya koyar. Bu anlamda doğal toplumun gerek insan gerek toplum gerekse de doğaya ilişkin olarak ortaya koyduğu değerler sistemi aslında kültürel bir sistemdir. Onun kültürel sistemidir. Önderlik bunu analık kültürü, ana-tanrıça kültürü olarak tanımladı. Bir yönü bu, diğer yönü analık toplumu olarak tabir ettiğimiz doğal toplumda en temel kültür dayanışmadır, tamamlayıcılıktır, bütünlüktür. Her şey bu kültürel esas üzerinden gelişir, toplumsallığın kendisi de dayanışma üzerinden gelişir. Kimsenin bir başkasından daha üstün olmadığı, ilişkilerin üstünlüğe dayanmadığı, eşitlikçi ve bütünsel bir sistemdir. Bu biçimdeki dayanışmacı ve paylaşımcı kültür, toplumsal ilişkilerin ve insanın doğayla olan ilişkilerini de düzenler. Yaratılan bu tarz yaşam anlayışı ve bakış açısı, paylaşımı ve dayanışmayı bir kültür gibi açığa çıkarır. Aslında diyebiliriz ki analık toplumunun değerlerini açığa çıkaran, insanın yaşayabilmek, kendisini bir güç haline getirebilmek için bir araya gelmeleri, birlik olmaları, bununla beslenme sorunlarını karşılayabilmeleri ve doğurganlık, yaşamı örgütleme ve böylelikle toplumu kurma gücünü gösterme ile tek bir özne etrafında toplanmasıdır. Bu özne de annedir. Analık, doğal toplumda yaşamı kuran, o kültürü oluşturan, yaşamı geliştiren en temel öznedir. Aslında toplumsal yaşamın kendisi de çok temel bir ilişki üzerinden gelişmiştir. Her birimiz için analarımızın değeri çok fazladır. Hiçbirimiz diyemeyiz ki analarımızın bizim için bir değeri veya anlamı yoktur.  Analarımıza verdiğimiz değer, hiçbir değerle ölçülemez. Toplumsallaşmanın kendisi de aslında bu esas üzerinden gelişir. İlk ilişkilenme, ilk toplumsallaşma da kadın ve çocuğu üzerinden gelişir. Bu temel üzerinden oluşur. Zaten toplumsallaşmanın kendisi insanların birbiriyle ilişkilenmesidir. Toplumsallaşmanın en temelde ana ve çocuk arasındaki ilişki üzerinden gelişmesinden kaynaklı, hem kadının genel anlamda yaşamda oynadığı rol hem çocuğu karşısında hem de kendi çocuğundan başlayarak toplumsallaşmada harcadığı emek, kadının statüsünü belli etmiştir. Statüsü en temelde bu biçimde açığa çıkmıştır.

Ne var ki ana-kadının yarattığı kültür ve değerler, devletçi-hiyerarşik sistemin açığa çıkmasından sonra bir bütünen değişmiştir. Yeni bir değerler sistemi yaratılmıştır. Devletçi-iktidarcı sistemin açığa çıkmasından önce üretim ve ilişkilerinin tümü tamamlayıcılık ve karşılıklı bağımlılık esasları üzerinden ele alınmaktadır. Sistemin değişmesiyle birlikte karşılıklı bağımlılık tek yanlı bağımlılığa dönüşmüştür. Bir taraf artık yalnızca sorumlu ve yürütücüdür, diğer taraf ise sadece uygulamakla, bağımlı olmakla yükümlüdür. Sistem bir bütünen değişime uğramıştır. Toplumun optimal dengesi yıkılmış, değişmiştir. Optimal dengenin ortadan kalkmasıyla devletçi-iktidarcı sistem bir bütünen kendi kurumlaşmalarını yaratmaya başlamıştır. Analık toplumunun yarattığı, ananın emeğiyle yaratılan toplumsal değerlerin tümü değişmiş ve erkeğin, egemen sistemin eline geçmiştir. Bu da hem birey hem toplum hem de doğaya yaklaşımda yeni bir sistemi doğurmuştur. Bizler yeni bir toplum kuruculuğuna yönelirken, bunu en temel hedef olarak belirlerken, en öncelikli olarak birey, toplum, kadın ve ekolojik bir yaklaşımın yeniden yaratılması gerektiğini belirtiyoruz. Bunların tümünün yeniden yaratılması aslında yeniden analık kültürüne, doğal toplumsal yaşama geri dönüştür.

Bu nedenle Önderlik Marks’ın insanlığın ilk oluşumundan günümüze kadar yaratmış olduğu tarihi birikim ve bilgi birikimlerini, toplumsallaşmada yarattığı değerleri bir tarafa bırakarak veya hiçe sayarak, bir tek işçi sınıfı bazında ele almasını eleştirir. Küçük burjuva anlayışıyla emeğin değer karşılığını ücret talebine indirgemesinin aslında doğru bir çözümlemeden onu uzaklaştırdığını belirtir. Ve aslında işçi sınıfının, neolitik, köleci ve feodal toplumun bir bütünü olduğunu, bunların toplamı olduğunu söyler. İşçi sınıfını ele alırken bir tek bugünle, kapitalist sistemle ele alınıp çözülemeyeceğini belirtir. Ancak insanlığın harcadığı emek kökeninden başlatıp bugüne kadar getirildiği taktirde bir emek-değer teorisinden söz edilebileceğini ortaya koyar. Bu eksende ele aldığımızda aslında doğal toplumu ilk emek demokrasisi olarak tanımlayabiliriz. Doğal toplumda her birey yaşına, cinsiyetine toplumsal yaşama katılmak zorundadır. Bu toplumsal yaşama katılmayan kişi kim olursa olsun kabul görmez ve topluluğun dışında kalır. Herkes kendi yapabileceği ve katılabileceği oranda yaşına, cinsiyetine ve statüsüne göre toplumsal yaşamda rolünü oynamak durumundadır. Yani bir emek harcamak zorundadır. Toplumun bir üyesi olması harcadığı emek oranıyla bağlantılıdır, ona dayanmaktadır. Emek harcamadığı taktirde o toplumun bir üyesi olamaz ve dışında kalır. Bu nedenle de herkes kendi gücü ve konumuna göre  emek harcamak durumundadır. Beklenilen de zaten kendi gücünün üstünde bir katılım sağlamak değildir. Bu anlamda diyebiliriz ki, doğal toplum ilk emek demokrasisinin uygulandığı toplumdur. Analık emeğini de toplumsal emeğin temeli olarak değerlendirebiliriz.

Ama ana-kadının genel emeğini salt bir ev içi emeğine indirgemek, bu bazda bir değerlendirmeye tabi tutmak da oldukça yanılgılı ve sakıncalı bir yaklaşım olur. Analık emeğini bir tek ev içinde hapsedilmiş biçimiyle ele alamayız, onunla sınırlandıramayız. Analık emeği bir tek ev içinde harcanan emek değildir. Analık emeğini, yani en genel ifadeyle kadın emeğini genel toplumsal yaşam emeği olarak ele almalıyız. Kadın emeği toplumsallaşmayla ele alınmalı, kaldı ki toplumsallaşmayı, toplumu yaratanın kadın olduğunu söylüyoruz. Salt ev içi emeğe indirgemek savunulan ve mücadele yürütülen alanı sınırlandırır, özgürlük arayışının, özgürlük mücadelesinin ve yeniden tanımlamanın alanını daraltır. Bu nedenle bir tek kadının ev içi emeğini ele almak bir yanılgıdır. Bazı feminist kesimlerin bu konuda içine girdikleri bu tarzdaki tutumlar, feminizmin kadın sorununu bazı konularda çok köklü ele almamasını beraberinde getirmektedir. Dahası bu tür değerlendirme ve tutumlar feminist hareketler içerisinde de belirli görüş ayrılıklarını ve çatışmalarını da getirmektedir. Aslında kadının bir tek ev içi emeğiyle değerlendirilmesi, emeğin bununla sınırlandırılması ve özgürlük taleplerinin bu konuda daralması şöyle bir zihniyeti de açığa çıkarıyor; sanki kadın işçi sınıfının bir uzantısıymış gibi bir yaklaşımı doğuruyor. Halbuki tam tersine, işçi sınıfı analık emeğinin bir uzantısı olarak ortaya çıkmıştır. İşçi sınıfının eziliyor olması da ezilen analık emeğinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu nedenle bu yanılgıya girmemek gerekiyor. Elbette ki şu gerçekliği de asla göz ardı ve inkâr edemeyiz. Analarımızın her birimiz için harcadığı emeğin karşılığını hiçbir zaman ödeyemeyiz. Dünyanın en yüce sevgisi olan ana sevgisinin yerini hiçbir şey tutamaz. Başka hiçbir kimse ananın çocuğuna verdiği sevginin üstünde bir sevgiyi veremez ve gösteremez. Ana sevgisi ve çocuğuna verdiği değer hiçbir şeyle ölçülemez. Çünkü bu sevgi koşulsuz bir sevgidir. Hiçbir çıkar gözetmeyen bir sevgidir. Bu nedenle emek-değer teorisini, en temelde bu eksende ele alabiliriz. Çünkü bütün toplum bu sevgi üzerinden gelişmiştir.

Reber APO kadın konusuna getirdiği yeni tanımlardan bir tanesi de Öncelikli olarak ‘’kadın ilk ezilen sınıf ve cinstir’’ belirlemesinde bulunmuştu. Buna son olarak bir de ilk ezilen ulus tanımını ekledi. Bu tanımı nasıl ele alabiliriz. Çünkü bundan önce emek bir tek sınıfsal ve ulusal düzeyde ele alınıyordu. Ama Önderlik bu değerlendirmesiyle yeni bir ulus tanımı ortaya koymaktadır. Bu tanımla ulus, bir etnik kökene dayalı olmaktan, ulus ve etnik kökenin sınırlar içerisinde ele alınmasından çıkılmaktadır. Ulus, daha çok aynı ortak geçmişe ve aynı konuma sahip ezilen kesimler olarak ele alınmaktadır. Bu şekilde kadın için yeni bir ulus tanımı getiriyor. Aynı etnik kökenin ve sınırların dışına çıkılarak, aynı tarihi geçmişe, aynı kültüre sahip tüm kesimler açısından dile getirilmektedir. Bu nedenle de emek-değer teorisini bir safsata olarak da ele almaktadır. Önderlik bu anlamda ne köle ne de köle sahiplerini, feodalizmde ne serf ne de derebeylerini, kapitalizmde ne işçi ne de burjuvayı birbirinden çok fazla ayırmamaktadır. Hatta birbirlerine en yakın sınıflar olarak değerlendirmektedir. Bu belirlemesiyle toplumu asıl köleleştirenlerin, aslında bu sınıfların bütünü olduğunu söylemektedir. Toplumun ilk köleleştirilmesinden bu yana, asıl çatışmanın bu sınıflar arasında değil, egemen sınıf ile onların yanaşmaları olarak değerlendirdiği köle, serf ve işçiler ile anacıl kültür etrafında bir araya gelen doğal toplumun komünal değerleri arasındaki savaş olarak değerlendirilmektedir. Bütün bunlar kadının yarattığı doğal toplum kültürüne bir saldırı olarak ele alınmaktadır. Bu belirlemelerle köleler, serfler ve işçiler sistemi güçlendiren asıl kesimler olmaktadır. Asıl çatışma da bunların toplamıyla doğal toplumun komünal özelliklerini taşıyan kesimler arasındaki çatışmadır. Geriye kalan tüm çatışma ve çelişkiler bunların gizlenmesinin bir aracı ve bu gerçekliğin üzerinin kapatılmasıdır. Tüm çatışmalar esasında kadının anacıl kültürünün yarattığı değerler üzerindeki çatışmalardır. Önderlik bu sınıfların bir gerçekliğinin bulunmadığını, aynı özü paylaştıklarını belirtmektedir. Çünkü bu sınıfların tümü ortak bir şekilde sistemi güçlendirmekte ve beslemekte, bu nedenle de bir çatışma var gibi gözükse de çok temel bir çatışma yaşanmamaktadır. Çünkü onları aynılaştıran, aralarındaki farkları ortadan kaldıran taşıdıkları ortak zihniyettir. Bu sınıfların tümü iktidar zihniyetiyle bir çatışmaya girdiklerinden, farklılıkları ortadan kalkmakta, birbirine benzemekte ve aynılaşmaktadır. Asıl çatışma ve savaş kadının yarattığı değerlere karşı olmaktadır. Günümüzde de asıl çelişki, işçi sınıfı ile burjuva kesimi arasındaki çelişki olarak konulmakta, halbuki esas çelişki işsizleştirilen bütün insanlar ile toplum dışına itilmiş kadın, kısacası tüm toplum ile iktidarı elinde bulunduran azınlık kesim arasındadır. Temel çelişki toplumun esasını oluşturanlar ile bu iktidar zihniyetine sahip tüm kesimler arasındaki çelişkidir. Önderlik bu nedenle de Marks’ın tahlillerini bu noktada eleştirmektedir. Marks’ın birçok tahlilinin doğru olmakla birlikte, bütün gelişmeleri sınıf tahlilleriyle bağlantılandırılmasının yetersizliğini ortaya koymaktadır. Elbette ki Önderlik sınıf tahlillerini reddetmiyor, ama sınıfa dayalı devrim teorilerini reddediyor. Marksizm’in kapitalist sistemi yıkarak proletarya diktatörlüğünü esas alan devlet-iktidar zihniyetini eleştiriyor, bunu reddediyor. Bu zihniyetten kaynaklı Marksizmin çok büyük bir başarı sağlayamadığını, bunun somut pratiklerde ortaya çıktığını da belirtiyor. Yine tüm bu sınıfların toplumu gerilettiğini, toplum-doğa ilişkisini parçaladığını söylüyor. Temel eleştirisini bu konuda yapıyor, esasında bu sınıfların insanın 10.000 yıllık emeğini, emekle yarattığı tüm kurumları parçaladığını belirtiyor. Çatışmanın insanlığın komünal değerleriyle devletçi-iktidarcı zihniyet ve uygulamalarının bir çatışması olduğunu belirtiyor. Bu nedenle de yeni bir ekonomik düzenlemenin de yerelden, tabandan başlaması gerektiğini ifade ediyor.

Böylelikle de emek-değer teorisinin özünde, işçi sınıfı ile sermaye kesimi arasındaki pay alma çelişkisi, savaşı olduğunu dile getirilmektedir. Bu nedenle emek-değer teorisi çok fazla bir şeyi çözümleyememiştir. Bu tarz bir emek-değer teorisi esasında toplumu sömürme kuramına dönüşmekte ve toplum bu eksende bir sömürüye tabi tutulmaktadır. Dahası işçi sınıfı ile sermaye kesimi bu çatışmayla birleşip toplumu sömürmektedirler, çözüm aracı olması beklenen kuram, çözümsüzlüğün daha da derinleşmesine, kriz ve kaos ortamının daha da çoğalmasına neden olmaktadır.

Tüm bunları gerçekleşen sosyalizm örneklerinde görebiliriz. Sovyetlerin reel sosyalist pratiği, yine günümüzde halen devam eden reel sosyalist pratikler bunu çok açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Bu konuda günümüz birçok düşünürü, toplum bilimcisi de hem fikirdir. Hemen hemen tüm kesimler bu konularda ortak bir görüş birliğine sahiptir. Sovyetlerin çöküşüne kadar kapitalist sistemi ayakta tutan aslında reel sosyalizm olmuştur. Doğal toplumda ise emek parçalanmış değildir, bütünlüklüdür. Devletçi topluma geçişle birlikte kafa ve kol emeği de birbirinden ayrılmıştır. Birisi fikir üreten konuma getirilirken, bir diğeri yalnızca uygulamakla yükümlü kılınmıştır. Emek toplumsallıktan koparılıp sınıfsallaştırılmıştır. İnsanın kendisi hem düşünsel hem fiziki hem ruhsal hem de toplumsal bütününün bir parçası olarak parçalanmıştır. Toplumun kendisi parçalanmış, bölümlere ayrıştırılmıştır. Kadına da tek üretim alanı olarak doğurganlık, ucuz iş gücü ve reklam aracı olması bırakılmıştır. Egemenlikli hiyerarşik sistemin kadına ihaneti bugün tüm topluma, doğaya, canlılara ihanetine dönüşmüştür. Çünkü kapitalist sistem sadece ekonomiye dayalı bir sistem değildir. Bir yaşam kültürüne dönüştürülmek istenmektedir. Liberalizm bunun ideolojisidir. Post modernizm onun yaşam kültürüdür. Bilimcilik, cinsiyetçilik, milliyetçilik, dincilik bunun en güçlü silahları konumundadır. Kapitalist sistem bu araçları üzerinden kendi ömrünü uzatmaktadır. Bundan kaynaklı işçi emekçi, çevreci, ekolojist, anti kapitalist yani sistem karşıtı herkesin mücadelesini ortaklaştırarak yükseltmesi ve süreklileştirmesi ile sistemi geriletebilir ve her anlamdaki özgürlük hayallerini gerçekleştirebiliriz. Doğaya ve Ana tanrıçalarımıza olan ihaneti direnişi büyüterek ve yükselterek layık olabilir Özgürlük yolunda bedel verenlere ancak böyle cevap olabiliriz. Birlik mücadele ve dayanışma ile her günümüzü bayrama dönüştürelim.

Mizgin Amed

 

 

 

 

 

 

Attachment