Kürdistan Tarihi Açısından Durum

0Shares

Hemen belirtelim ki, dünya halkları için çok geniş bir tecrübe birikimine sahip bulunan ve yaşanan bir gerçeklik olan kendi kaderini belirleme ve kendi kendisinin önderi olma özelliği, halkımızın yoksun bırakıldığı bir olaydır. Kürdistan’da bu olaydan uzak kalmanın ve sürekli bir biçimde ondan şiddetle uzaklaştırılmanın bir gereği yaşanmaktadır. Kürdistan halkı önder taslaklarından olduğu kadar, önderliksizlik derdinden de büyük acı çekmiştir. Hiçbir halk, Kürt halkı kadar işbirlikçi önderlerden çekmemiş, önderliksizlikten gördüğü zararı görmemiştir. Kürdistan üzerinde yaşayan Kürt halkı çeşitli tarihsel, siyasal ve coğrafi nedenlerle köleci toplum düzeninden günümüze gelinceye kadar, kendi kişiliğinden uzaklaşmanın, kendi kendisinin efendisi olamamanın ve kısaca bağımsızlığından uzaklaştırılmanın acılı tarihini yaşamıştır.

Çokça söylendiği gibi, coğrafyasının da bir sonucu olarak daha köleci dönemde, tüm köleci despotların bir savaş alanı olmasından dolayı burada yaşayan halk, bir türlü özgür gelişme ortamına kavuşamaz. Dağlara çekilir, orada küçük aşiret birimleri halinde ve adeta dünyadan izole edilmiş bir biçimde yaşamak zorunda kalır. Boydan boya kölecilik dönemi bir işgal, istila ve yıkım dönemi biçiminde gelişir. Halk dağlara gizlendikçe gizlenir ve dolayısıyla uygarlıktan uzaklaştıkça uzaklaşır. Feodalizm sadece daha üst bir evrede bunun sürdürülmesi olanağını verir. Feodalizmin baskı ve sömürü yöntemleri, Kürt aşiret birimlerinde giderek daha geniş bir işbirlikçi kesim ortaya çıkarır. Ağalar, şeyhler ve çeşitli mezhepler biçimindeki bölünmelerle toplumun kendisine yabancılaşması, kendi öz yönetimi ve öz önderliğinden uzaklaşması, yabancılar adına hareket eden bir işbirlikçi güruhun eline teslim edilmesi dönemi başlar.

Giderek yetkinleşen uşaklaşmanın neredeyse vazgeçilmez bir uygulama ve temel bir yaşam biçimi haline geldiği, özellikle tutuculuğun ve gericiliğin bu çağdaki güçlü temsilcisi olan Osmanlı İmparatorluğu’nun, Kürdistan üzerine yüklediği bir dönem başlayınca, İdris’i Bitlis’inin şahsında somutlaşan dinle ve ağalıkla karışık bir işbirlikçi yönetici tip sahneye çıkar. Toplumun bu işbirlikçi aşiret reisleri, şeyhler ve ağaların elinde bir yandan toprağa bağlanmasına ve öte yandan uygarlıkla temasının böyle bir işbirlikçi bağımlılık temelinde sağlanmasına, baş aşağıya gidişin hızlanması süreci eşlik eder. Eskinin dağlarda varlığını sürdüren bağımsız ve özgür yaşamı, serfleşmenin gelişmesi ve bunu yabancı sultanlarla ortaklık içinde gerçekleştiren işbirlikçi Kürt beyliklerinin gelişimi ile birlikte, yerini toprağa bağlılığa bırakır.

19. yüzyıla gelindiğinde toplumun özgürleşmesi süreci, günün koşullarında artık nasıl önünde durulmaz bir akım haline gelmişse, Kürdistan’da ve Kürt toplumunda tam tersi bir biçimde bu yüzyıl, feodalleşmenin en işbirlikçi ve en tutucu bir tarzda kök salmasıyla sonuçlanmıştır. Osmanlı sultanları ve onların işbirlikçileri, artık çıkarları elverdiğinde bu yapı üzerinde her türlü uygulamaya girişmekten çekinmez hale gelmişlerdir. 19. yüzyılda burjuva devrimlerinin tüm dünyayı sardığı emperyalist kapitalist yarı sömürge ve sömürge ülkelere yaptığı sermaye ve meta ihracıyla eski toplumu alt üst ettiği bir dönemde, Kürt toplumu özgün bağımsızlığından ötürü bu genel gelişmelerden sonra, giderek daha fazla tecrit edilmiştir.

Osmanlı sultanlarının, Batı Avrupa kapitalizmi karşısında çıkışması ve bu çıkışmanın bir sonucu olarak Kürdistan’dan daha fazla asker ve vergi toplanması talepleriyle ortaya çıkması, bilinen sürtüşmelere, yerel feodaller, aşiret reisleri ve şeyhlerin sultanlıkla çatışmaya girmelerine yol açmıştır. Burada kapitalizmin Osmanlı sultanlığını tercih etmesi, Kürtleri sermaye ve meta dolaşımının bir gaspçı gücü olarak görmesi ve daha çok Hıristiyan kökenli tüccarlar ve kompradorları kendisine temel alması nedeniyle hem Osmanlıların ve hem de kapitalizmin temsilcilerinin özellikle İngilizler sömürüsünün yayıldığı bu alanlarda daha acılı bir baskı ve sömürü dönemine girilmesi kaçınılmaz olmuştur. 20. yüzyıla böyle girilmiştir.

Türk egemen sınıfları feodal elbiseler giymeye başlar, yüzyıllarca devlete sahip olma ve yönetimin verdiği avantajla, İttihat ve Terakki döneminde kapitalizmi kendi bünyesine aktararak ve bunu Kemalist dönemde yetkinleştirip TC biçiminde iktidarla taçlandırarak, kendi lehine olan en kestirme sonucu alır. Burada Kürdistan üzerinde yeni bir baskı ve sömürü düzeninin ekonomik ve siyasal temeli söz konusudur. Daha önceki yüzyılların muazzam olumsuzlukları yetmiyormuş gibi, bu seferde en gerici bir kapitalist gelişmeyi yukarıdan aşağıya doğru yayan ve en şoven bir ideoloji ile donanmış olan Mustafa Kemal gibi gerçekten despot bir diktatörün, tüm imhacı niyetlerini ensesinde hisseden bir halk gerçekliğimiz söz konusudur. Kürdistan’da sonuna kadar işbirlikçi olan beylikler vardır. Önünü görmeyen, yarınının ne olacağını kestiremeyen, günübirlikçi, yabancı egemenlere boyun eğmeyi bir hüner sayan, yanı başında yükselen her otoriteye kolaylıkla bağlanılan bu yıllarda, toplum en kötü bir biçimde TC’nin egemenliğine bırakılır.

Çıkarları sarsılan yerli egemen güçlerden bazılarının, halkın kin ve öfkesini bir ayaklanma içinde kullanmaları da sonuç vermeyince, Kürt toplumundaki bu geleneksel işbirlikçi güçlerin önderliğinde, Türk ulusal yapısı içinde, adı dahil her şeyi ile erime bir kader gibi kabullenilir. Yerli işbirlikçi kesimler, tam bir ajan şebekesi biçiminde Türk burjuvazisinin tam bir uzantısı haline gelir. Onun tüm ekonomik, siyasal, kültürel ve ulusal yayılmasının bir aracı durumuna dönüşür. Daha önceki işbirlikçilerin konumundan daha tehlikeli bir biçimde, son derece inkarcı, toplumu satmaya hazır, ulusal gerçekliğimizi inkar eden, ulusal kişiliğini reddeden, düşmanın ulusal kişiliğini ve yönetimini meşru gören ve kabul eden, topluma ve halka bunu aşılayan, kendi öz ulusal kişiliğinde ve her türlü ekonomik, siyasal ve kültürel haklarından vazgeçmeyi öneren ve bunun propagandasını yapan basit bir ajanlaşma süreci ortaya çıkar.

1940’lardan günümüze kadar yaşanan, son derece acı ve acı olduğu kadar da tehlikeli başaşağıya gidiş dönemi, karanlıklar dönemi bu dönemdir. Ulusal inkâr ve ihanetin en tehlikelisinin yaşandığı yıllar bu yıllardır. TC gibi uluslararası emperyalizmin en tehlikeli bir işbirlikçi ve uşak gücünün, Türk burjuvazisinin şahsında kendi egemen sınıflarının her türlü barbar, baskıcı ve talancı geleneklerini kendi kişiliğinde somutlaştıran ve kusan, böyle bir sınıfın elinde tarihinde, hem de kendi önderliklerinden tanık olduğu ihaneti en yoğun bir biçimde yaşamış, uygarlıktan sürekli kopartılmış, modern gelişmelerin dışında tutulmuş ve en sonunda da kendi egemenlerinin en tehlikeli bir ajan istilasıyla karşılaşmış olan Kürdistan halkı, dünya halklarının kurtuluş mücadeleleri ve proletarya devrimleri çağında kendisini böylesine yitirmiş, kendisinden, kendi kişiliğinden ve kendi kaderini kendi eliyle çizmekten böylesine uzaklaşmıştır. Onun adına konuşan yoktur. Toplumsal çıkarları ve ulusal bağımsızlık talebi adına konuşan, düşünen ve eylem yapan yoktur. Tam tersine ulusal ve toplumsal çıkarların ağıza bile alınmaması ve tamamen katmerli bir yabancılaşma temelinde ajan güçlerin türetilmesi, ağalardan, şeyhlerden ve aşiret reislerinden böylesine işbirlikçi bir tabakanın en tehlikeli bir biçimde oluşturulması, bazılarına sözüm ona aydın giysileri giydirilerek, yeni bir işbirlikçi tabakanın yalnızca kişisel düzeyde değil, sınıf düzeyinde de ortaya çıkarılması, bunların özellikle kentlerde yoğunlaşmasıyla, toplumda daha derinliğine ve emekçi sınıfların saflarına yönelik bir biçimde dal budak salması söz konudur.

Özellikle “Kürdistan’da Darağaçları, Kışla Kültürü ve Devrimci İntikam Görevimiz” adlı değerlendirmede de dile getirildiği gibi, daha çocukken halkın içinden alınan aydınlar ve gençler, açılan okullarda başkalaşıma uğratılıp kişiliksizleştirilerek, kendi halkının ve sonraları PKK’nin başına bela edilmiş, yabancı bir kültürel temelin ve kişiliğin sızdırılması hareketi de geliştirilmiştir. Üniversitelerde bu giderek daha da yetkinleştirilir. Sözüm ona aydın olan, ama İdris’i Bitlisilere taş çıkarırcasına toplumu en kötü bir tarzda karanlığa iten sahteliğe ve yabancılaşmaya sürükleyen bir tip şekillenir. Sosyalizm adına konuşur, ama sahtekarlık ve oportünizm bile diyemeyeceğimiz, iğrenç bir mantık manzarası sergiler. Eylem değil, eylemsizliği savunur. Modern giysilidir, ama kapkara ruhlu birisidir. Bu tipler ortalığı sarar. Sömürgeciliğe karşı direnilemeyeceğini, ulusal kişiliğini aramanın ve toplumsal özgürlüğe ulaşmanın beyhude ve saçma olduğunu, yapılabilecek en önemli şeyin “Gemisini kurtaran kaptan” misali bir maaşa sahip olmakla yetinmek olduğunu, kendini kurtarmanın insanlığın ABC’si olarak kabul edilmesi gerektiğini öğütler. Ne acıdır ki, bütün bunlar kendisinde derin bir bilinçsizlik temelinde gelişir. Neye hizmet ettiğini bilmeden bütün bunları söyler. Bilse bile kendisinin söylediği yalanlara kendisini de inandırarak, bunun propagandasını yapmaya devam eder. Toplum gözeneklerinin hemen hemen tümünde artık böylesine bir yaraya yakalanmıştır. Bu gözenekler bu tür ögeler tarafından deşildikçe deşilen, acıdıkça acıyan, sızladıkça sızlayan bir yaralar toplamına dönüşür.

Belli ki tedavi gereklidir, ama tedavi için neresinden başlamak gerekir? Beyninden tutalım yüreğine kadar her tarafı yara bere içinde kalan, lime lime edilmiş bir toplum için nasıl bir tedavi gerekmektedir? Kendi öz evlatlarının durumu böylesine acılıyken, toplumsal ve ulusal çıkarların gereksizliğine bu denli inanmış olan, toplumun temsilcilerini düşünmeyi siyaset ve marifet sayarken, bu toplumun kendisine gelmesi nasıl olacaktır? Kısacası bu denli kendisi olmaktan çıkmış, kendi kişiliğini bulmaktan uzaklaştırılmış, kendi önderliğinden ve kendi kaderini çizmekten yoksun olan bir halka; her düzeyde kendisini yenileyecek, çağdaş kılacak, ulusal ve toplumsal düzeyde özgürlüğüne kavuşturacak, çağın gerçeklerine uygun bir strateji ve kendi potansiyel gücünü hayata geçirecek bir taktik nasıl sergilenecektir? Bu nasıl kendisine verilecektir? Kendi kitlesel eylemliliği nasıl ortaya çıkarılacaktır? Öncüsü bunları nasıl hayata geçirecektir? Öncünün kendisi nasıl ortaya çıkacaktır? Günümüzde en yakıcı sorunların bizzat hayatın içinden, hemen her gün haykırırcasına ortaya çıkması bu biçimdedir. Biraz dürüst ve insanlığa biraz saygılı bir kişinin rahatlıkla teslim edeceği ve kabulleneceği sorular bunlardır.

Öteki çağdaş toplumlar ve halklar gibi, Kürdistan toplumuna da bir önderlik gereklidir. Yalnızca askeri alanda değil, sanatsal düzeyden tutalım siyasal düzeye kadar, ideolojik düzeyden tutalım ekonomik yaşantısına kadar her şeye çekidüzen verecek, programlaştıracak, örgütlülüğe ve eylemliliğe kavuşturacak bir komuta merkezine, bir Genelkurmaylığa ihtiyaç vardır. Çokça işlediğimiz gibi, PKK’nin tarihsel tanımı, devreye girmesi ve gelişimi bu soruların cevabı biçimindedir. PKK, çağın gerçeklerinin Kürdistan toplumuyla kaynaştırılmasının kendisi olmaya çabalamış ve bu çabanın kendisi olmuştur. Baş aşağı giden bir tarihi, tekrar yükseğe ve ileriye doğru çark ettirmek en kötü bir biçimde çağdan kopuşunu sağlam köprülerle yeniden kurmak ve çağdaş kılmak için, bu soruların bir karşılığı olarak, PKK’nin çıkış ve gelişim olayının nasıl ele alınması gerektiğini çeşitli değerlendirmelerle dile getirdik. Yalnız düşmanlarımıza ve dostlarımıza değil, özellikle de bu Partinin yüreği, beyni durumunda olması gereken kadrolarına önder konumundakilerden tutalım sıradan sempatizanlara kadar PKK olgusunu nasıl ele almaları gerektiğini, kendi öz gerçekliklerini nasıl ele almaları gerektiğini vurguladık. Hala yoğun bir biçimde bu dersleri vermeye çalışıyoruz.

Ama tarih, halkımız adına yola çıkan öncülerin biraz daha değişikliğe uğramalarını zorunlu kılıyor. Bu aynı zamanda, o katmerli yabancılaşmanın doğal bir sonucudur. Birçok ve özellikle direniş şehitlerinin anılarına yazılan değerlendirmelerde, onların direnişinin büyüklük ve kutsallık derecelerinin neden başka ülkelerle aynı biçimde kıyaslanamayacağını belirttik. Ve çağda örneklerle karşılaştırıldığında, düşünceden tutalım eyleme kadar, bizim için en küçük bir başkaldırının Kürdistan’ın özgül koşulları içinde ele alındığında neden çok daha farklı ve daha büyük bir anlama sahip olduğunu işlemeye çalıştık. Yine bütün bunlardan yola çıkarak, neden bizde önderliğin özgün gelişmek zorunda olduğunu, acılı ve işkenceli bir ortamda neden muazzam bir direnme tutkusu, dikkat, öncelik, süreklilik, kesinlik, fedakârlık, vekar ve olgunluk biçiminde bir gelişim kaydetmesi gerektiğini izah ettik. Bütün bunları ortaya koyarken, kitlemizin kendine has direnmesinin ne olduğunu, dünyadaki birçok örneğiyle ezbere kıyaslamadan kendi özgünlüğü içinde doğru kavranması gerektiğini söyledik. Örneğin; kitlemizdeki büyük durgunluk ve sessizliğin altında bir volkan gibi bir kin ve öfkenin yattığını, bunun adeta halkımızın ulusal kimliği gibi sistemleştiğini ve somutlaştığını ortaya koyduk.

Evet, Kürdistan halkı yaralıdır, görünüşte durgundur, bilinçsizdir ve örgütsüzdür. Ama daha derinde, hiçbir halkın sahip olamayacağı kadar öfkeli ve kinle dolu bir halktır. Doğaya, topluma ve kendisine bakışı kin ve öfke saçar. Gergindir, kuşkuludur, alaycıdır, şüphecidir, intikamcıdır, saygılıdır, merhametlidir. Yardım dilenir, kendisine sahip çıkılmasını ister, çok eziktir, çok acılı ve işkencelidir, çaresizdir, merhamet dilenir, dua eder. İşte halk gerçekliğimiz budur. Dostluğa bağlıdır, kendisine bir merhaba diyene ölümüne değin dost olarak kalabilir. İyi bir yandaş olabilir. Vefalıdır, tutkuludur. İşte halk gerçekliğimiz budur. Ve yeni bir dönemin içinden geçerken, daha birçok sayısız özellikleriyle kendisini dışa vuran halk gerçekliğimiz ve bu gerçekliğin kendine has direnmeci kişiliği böyledir. Direnen halk gerçekliğimiz budur. Belki gümbür gümbür ayaklanmıyor, ama alttan alta sürekli bir ayaklanmayı yaşayan, beyninde karışıklığın hüküm sürdüğü kendisini rahatsız etmeyen bir öfke içinde, sürekli yaşamını sürdüren ve dolayısıyla kendisine özgü bir ayaklanmayı tutturan bir halktır bu. İhanete uğramıştır, nefret ediyordur, affetmiyordur, ama intikam da alamamaktadır, ders de verememektedir. Böylesine bir ayaklanmadır bu. Biliyor ve görüyor, ama eli yetmiyor, böylesine bir direnmeci konumda bulunmaktadır. Aldatılıyor, sürekli aldatıldığını da biliyor, işte böylesi bir aldatılmaya karşı direnme içindedir.

Bazı arkadaşlar halk gerçekliğimizi derinliğine kavrayacak, onun pasifliğinin doruğu altındaki büyük isyanı, bir yığın sahte veya görüntüdeki yabancılıklar altında yatan direnmeci ve öz kişiliğini göremeyecek kadar yüzeyseldirler. Hayır, halk gerçekliğimize tüm derinliğiyle yaklaşmalı ve bakılmalıdır. O zaman görülecektir ki, orada bir ulusal kişilik ve bir toplumsal isyan olayı vardır. Ve halk öncüsünü aramaktadır. İddia ediyoruz ki, Kürdistan’da yaşayan Kürt halkı, dünyanın en direngen ve en ayaklanmacı düzenini yaşayan halklardan birisidir. Sınıfsız direnme potansiyeline sahip olan ve çok çeşitli gözeneklerinde bunu açığa vurmanın eşiğine gelen bir halk! Bu gerçeklik çok önemlidir. Ve bunu tüm yönleriyle kavramayan bir öncünün başarı şansı yoktur. Dışarıdan görünenle, bu görüntünün altındaki gerçeği birbirinden ayıramayan, pasif olanla direngenlik arz eden tutum arasındaki ilişkiyi ve ayrımı yapamayan bir öncü elbette zavallı bir amatör durumuna düşmekten kurtulamaz.

O halde Kürdistan halkının kendi gerçekliği içindeki yaşamını bir direnme ve ayaklanma yaşamı, ayaklanmanın en basit ve gelişmemiş bir biçimi, yüzyıllardan beri ezilmiş, susturulmuş, işkenceye uğramış, parçalanmış ve örgütsüzlüğe bırakılmış bir biçimi olarak görmek gerekiyor. Onun soğuğa ve açlığa dayanması bir direnmedir. Onun küfüre, zulme ve sömürüye dayanması bir direnmedir. Onun kendisine karşı yapılan ihanete karşı tavrı bir direnmedir. Bu direnme pasif ve örgütsüz olabilir, ama ne kadar karmaşık ve rotasından çıkmış olursa olsun, bu halkın çağımız içinde kendisine has bir yaşamının olması bile, kendine özgü bir direnmedir. Ama acemi, korkakça, çaresiz ve örgütsüz bir direnme!.. Önemli değil! Önemli olan onun dışındaki görüntülerle izah edilemeyecek kadar derinlik, özgünlük ve karmaşıklık arz eden, ama yine de gerçek olan bu ayaklanmacı konumunun kavranmasıdır.

ÖNDER APO

Mart 1985

 

Attachment