Kültürel Soykırıma Karşı Demokratik Kültür

0Shares

Bir insan için toplumsallaşmak yaşam suyudur.

Toplumsallaşmak ahlak, politika, estetik anlayışı ile kendisini yaşamsal kılar ve insanlık kültürü içerisinde kendi öz kültürünü var eder. İnsanlığın doğuşuyla birlikte anlama, tanıma, alıp verme, paylaşım, birbirine destek, zihniyet bütünlüğü,duygu akışı gibi yaklaşımlarla gelişen kültür hiç bir baskı, egemen olma, sömürü yaklaşımları geliştirmeden yaşamsallaşan demokratik kültür anlayışını taşır. Zaman içerisinde egemen (ulus-devlet) sistemlerin gelişmesiyle birlikte, devlet elleriyle demokratik kültür, asimilasyon ve soykırımlara uğratılmıştır. Bununla birlikte toplumsallaşmayı parçalayarak topluma karşı BİREYCİ kültür yaklaşımı geliştirmek istenmiştir.

Demokratik kültür bireyden topluma toplumdan bireye kaynaşmış kültürdür.

Her ne kadar egemen sistemler demokratik kültürü parçalamaya çalışsalarda, demokratik kültür anlayışı tüm insanlarda özellikle kadın da tükenmemiş olup günümüzde de varlığını sürdürmektedir.

Şunu özellikle belirtmeliyim ki, “devlet ve demokrasi yanyana gelmez” gerçekliğinden biri de devlet ve kültürün yanyana gelmeyeceği gerçekliğidir. Çünkü devlet toplum dışıdır. Kültür ise, toplumsal değerler bütünü olup, toplumla özdeştir ve toplum kendisini demokrasiyle yönetir. Tüm toplumlar da, demokratik yaklaşım ile paylaşımlarını geliştirmişlerdir. Böylece, toplumsal kültür farklılıkları hayatı daha bi renkli kılmış ve her toplumsal değer bir biri için önemli görülmüştür. Birbirlerine büyük bir saygı ve sevgiyle yaklaşmışlardır. Bu da gösteriyor ki, kültürel olarak toplumlar bir birlerinden etkilenmişlerdir. Ama birbirlerine benzeşmemiş, aynılaşmamış, kendi özgünlüklerini korumuşlardır. Zaten, böylesi bir zorunluluk toplumsal doğa da hiç bir zaman olmamıştır.

Genel olarak kültür üretir, eker biçer, ekip biçtiğiyle de yenisini üretir. Boş tüketimi, yok etmeyi esas almaz. Yeniliyerek biçimlendirir, biçimlerken yeniler. Ona yeni bir öz daha verirken kendi özünü kaybetmez. İçiçe geçmiş bolluk ve güzellik kaynağına daha bi güzellik kazandırır ve daha bi bolluk katar. Yaşamla bütünleşir ve evrenselliğin kucağı olur.

Şöyle bi düşünelim; Parçası olduğumuz doğa da, bir çiçek tohumunu tekrardan toprağa bırakır. Hava, rüzgâr, su, güneş ve bir çok minarellerle bütünleşir. Ve o tekrardan bir parça toprak kokusunu kendi kokusuna ekleyerek, toprağı iteleye kakalaya kaldırı verir başını gökyüzüne. Ve biliriz ki, o tüm emeği ve güzelliğiyle sevgi kokan yeni açmış bir çiçektir. Sonuç, bir çiçeğin farklı bir zaman da tekrardan çoğalmasıdır. Kendiliğinden, doğa da farklı farklı ekinlenmesidir.

Başka bir örnekte; Bir meyve ağacının meyvesini yeriz ve yediğimiz meyvenin tohumunu bu sefer insan olarak biz, tekrardan toprağa ekeriz. Doğanın sularıyla sularız onu. Her gün göz nurumuz gibi bakar, sevgimizi nakşederiz. Tekrardan filizlenir, fidanlaşır ve aynı meyveyi veren bir ağaç daha olur. Her yediğin meyvenin tadı ise kendine bir tat daha katmıştır. Çünkü sevgiyle büyütülmüş yeni bir ağaçtır o. Ve o ağacın daha dallı ve daha meyveli, yani farklı bir zaman da çoğalmasıdır. Farklı farklı insanlar tarafından da ekinlenmesidir. Bunu yaparken hiç bir egemenlik duymayız. Çünkü bu birbirimize olan insani ve doğasal ihtiyaclarımızdır.

Yani her iki örnekte de, doğanın ürettiği ve insanın doğayla birlikte üretimi ve ekinlenmesidir. Anlatması rahat olsa da varoluşu sancılıdır.

Devlet ise, tüketir. Toplumsallığı dışlar. Oluşan farklılığı kabul etmez, kendisi kendisine ait bir farklılık yaratmak ister. Kendisine karşıt altarnatifler, yenilikler yaratılmasını asla kabullenmez. Çünkü, tek altarnatifi kendisidir. Tek yenilik kendisidir. Tek farklılık kendisidir. Devlet mantığında bir arada kalmak, ortaklaşmak, bunun üzerinden yenilikler oluşturmak, farklı biçimlerlede de olsa hep var olmak, kendisine karşıtlık oluşturma tehlikesini taşıdığından ortadan kaldırılması gerekilenlerdir. Hatta kendi yarattığını bile zaman gelir kendisine karşıt görür. Çünkü bir iktidar başka bir iktidar karşısında daha bir azgınlaşır. Bir iktidarın yarattığı başka bir iktidar için büyüme sebebi olabilir. Her ne kadar egemen sistemler bir arada olsa da, esasında bu biraradalık kendi bireyci çıkarlarını, iktidarını büyütme üzerindendir. Yani, tek olarak büyümen için ihtiyacını görüp, yok edeceksindir. Bu yüzden öz-kök olgusunu ortadan kaldırır. Geçmiş ve gelecek bağlantını kopararak, aslında senin şimdiliğini yok etme amacındadır. Bir arada olan iktidar ve egemenlerden başka ne beklenir ki.

Bu nedenle, ne devletin kültür yaklaşımı ne de devlet adına kültür anlayışları demokratik kültürün özü, esası olabilir. Bu gerçeklik, yalnızca, koca bir yanılsatma zihniyetinden ibarettir.

Böylesi yanıltsama bir kültür zihniyeti elbette ki, demokratik kültürü ortadan kaldırmak için halklara karşı asimilasyon ve soykırımı silah olarak kullanıp demokratik kültüre saldırmıştır. Ki geçmişten günümüze, her zaman, halklar üzerinde uygulanan egemen sistem gerçekliğinin de vazgeçilmez silahı olmuştur.

Kültürel soykırım, çok bilinçli bir yaklaşımla seni toplumdan koparmak ister. Fiziki zorla seni kendine çekmeye çalışır. Bu olmazsa, senin üzerinde daha bir ağır baskı uygulayarak inancına, diline, eğitiimine, sanatına, ekonomine, coğrafyana daha da sayabileceğimiz ama kısacası özünün ve kökünün yok olması için bir bütün kimliğine saldırır. Ve fiziki zorla birlikte de seni sana unutturur. Ve sen onun maşası konumunu alırsın. Artık egemen sistemin bir parçası hem de önemli bir parçası olmuşsundur. Yani, kültürel soykırıma alıştırılmış ve kültürel sektörü olmuşsundur. Bunları, bazen yasaklarla bazen hissettirmeden kendini sana çekici kılarak uygular.
Hele hele bir KADIN olarak demokratik kültürün yaşam kaynağı olan sen bu vahşetin en acımasızını yaşamışsındır. En acılı çığlıklarını atmışsındır. Ve hala atmaktasındır. Çünkü sen yaşamın ifadesiydin ve bu ifade senden sana sorulmadan alınmıştı. Ki sen, ne pahasına olursa olsun, hiç bir zaman yaşamı egemenlere vermeyi tercih etmedin, etmezsin.

Soykırım gerçekliği toplumsal değerleri yok eder. Yani gözünün yaşına bile bakmadan sünger gibi vantuzlayan, yutan bir kültürel soykırım uygulanır. Yıkım üzerine yıkımlar yaratır. Yani, toplumun duygu ve düşüncesi kapana kıstırılarak uyuşturulur ve çürütülür. Artık, konuştuğun dil senin dilin değildir. Düşüncelerin yönlendirilmiştir. Ruhun toplumsal doğadan koparılmıştır. Beynin hep bir yozlaştırılma çemberindedir.
Seni öyle bir çevreler ki, koca bir boşlukta sallana durursun. Ne yapacağını bilemezsin. Seni işlevsizliğe iter. Sana ait bir görünüşte bırakmaz. Hatta, soykırım senin kültür değerlerinden olan yaşadığın yeri, coğrafyanı bile elinden alır. Senin yaşamak istediğin bir coğrafya değil de onun istediği bir coğrafyada yaşatılırsın.
Tüm bunlar ve dahası kültürel soykrımın sonuçlarıdır. Böylelikle yapay kültür damgasını topluma vurmuş olur.
Uygulanan SERA mantığını düşünelim. İlaçlanarak bitkilerden sebzeler üretilir. Ama hiçbirinin gerçek tadı yoktur. Çünkü özleri yoktur. Kökleri üzerinde büyütülmemiştir.
İşte soykırımın yarattığı bireyci, yapay kültür budur. Topluma, insanlara kendi kültür anlayışını endeksler. Ortaya sana ait olmayan bir yaşam biçimini çıkarır. Ve sen bu yaşam için ölümüne gönüllendirilmişsindir. Bu da, toplumun doğal yaşam gücünün kaybettirilmesi demektir. Özellikle sanatı kullanarak, topluma çirkini güzel olarak gösterir ve toplumu yabancılaştırmaya özendirir. Seni ötekileştirir. Sen de, onu taklit etmek istersin ve edersin. Böylelikle kültürel estetiği de iğrençleştirmiş olur.
Bu derece, kültürel soykırım seni silip atar. Seni köksüzleştirir. Seni yok eder. Toplumun dinamiklerinden olan ahlaksal yaklaşımın yok ettirilmesiyle de toplumu feht eder, politik anlayış ve pratiğini elinden alır. Çünkü kültürel soykırım, toplumu her yönlü tamamen yok etme amacındadır.

Kültürel soykırıma karşı, demokratik kültür anlayışıyla ahlaksal özsavunma bir toplum için hayati önem taşır.
Ahlak politika ve estetiği toplumun özsavunması olarak görmek ve demokratik kültürün en çarpıcı ifadesi olduğunu vurgulamak gerekir. Yani “ahlak toplumun politik hafızasıdır” belirlenmesinden de demokratik kültürün, ahlak, politika ve estetiğin kültürel soykırıma karşı özsavunması olduğu gerçekliği kaçınılmazdır. Bunlarla, doğru bir zihniyet yaratıp doğru bir anlayış kazanmak, doğru bakıp, doğru görmek demek iç ve dıştan uygulanmak istenen asimilasyon ve soykırımlara karşı kendini savunmak ve korumaktır. Yani birey olarak toplumsal anlamlalığa kavuşmaktır.

Bunun için, topluma düşen görev tarih boyunca uygarlık güçlerinin yaratmış oldukları kültürel soykırım anlayışı ve yaklaşımlarına karşı, verili kültür içinde erimeden ve taklitcisi olmadan demokratik kültür anlayışımızla kendimizi tüm toplumsal alanlarda kültürel olarak yapılandırmalı ve anlamlandırmalıyız. Bu yaklaşımla demokratik kültürün tarihi, tarihhin demokratik kültürü canlandırması kaçınılmazdır. Böylesi önemli bir değere sahip olan “demokratik kültüre inanmak” kendi özünü görmek ve kendine inanmakla başlar. Bu öz ve anlayış her insanda mutlaka vardır. Önemli olan bunun farkındalığına varıp hareket etmektir. Araştırıp öğrenmek ve özümsemek gerekir. Sen yaşama inanırsan oda sana inanır.

Özellikle annelerimizden demokratik kültürü öğrenebilir, paylaşabilir ve yaşamsallaştıra biliriz. Çünkü onlar demokratik kültürün ana kaynağıdır.
Annelerimiz her zaman için yaşamı içmiş ve ona inanmıştır.

Bu nedenle demokratik kültürü her zaman yaşamsal kılmak hayatidir.

Jinda Asmen

Attachment