Kapitalist Sistem Kriz ve Kaos Yaşamaktadır

0Shares

21 . Yüzyıl halklar ve kadınlar açısından yeni toplumsal dinamikleri açığa çıkarabilecek bir yüzyıl olmaktadır. Yüzyıllardır hiyerarşik ataerkil sistemin kendisi ile beraber getirdiği ve günümüze kadar ulaşan devasa sorunlarla insanlık karşı karşıya kalmış bulunmaktadır. Hiyerarşik ata erkil sistem her ne kadar tarihten günümüze kadar toplumlar ve halklar tarafından olduğu gibi kabul edilmeyip karşı koyuşlar olmuşsa da bir bütünen var olan sistemin geriletilmesinde ve durdurulmasında verilen mücadeleler yeterli olamamıştır. Günümüzde karşı karşıya kaldığımız tüm sorunların kaynağında bu sistemin zihniyet ve yapılanmasındaki sorunların yol açtığını hepimiz bilmekteyiz. Bu zihniyet yüz yıllarca evrile evrile devasa sorunlara dönüşmüştür. Adeta dünyanın ve insanlığın sonunu getirebilecek aşamalara ulaşmış bulunmaktadır. Ekolojik olmayan Endüstriyalizmin gelişiminden kaynaklı ortaya çıkan ekolojik sorunlar, hava kirliliği, denizlerin ve ırmakların atıklar sonucu kirlenmesi, nükleer silahlar sonucu ortaya çıkan gazlar, hesler, fosil atıkların enerji olarak kullanımı, genetiği ile oynanmış ürünlerin üretilmesi vb sıralayabileceğimiz bir çok durum bu sonu hazırlamaktadır. Teknoloji çağı safsataları ile insanların üretimden koparılarak robotların devreye konulması, bitkilerin genetiği ile oynanmasının yanında hayvanlardan da daha fazla verim elde etmek için oluşturulan hayvan çiftliklerinde haddinden fazla yüklenilerek doğalarını bozan teknikler aracılığı ile daha fazla kar elde etme amaçlı canlılara adeta işkenceye varan uygulamaların geliştirilmesi, bir çok hayvanın ve bitkinin üzerinde kimyasallarla deneylerin geliştirilmesi, enerji üretimleri adına bu kadar doğanın tahrip edilmesi insan eliyle insanın kendi sonunu hazırlamak buna denir herhalde.

Unutmamak gerekir ki, doğa çevre halkaları milyonluk yılların evrimiyle oluşmuştur. Genelde beş bin yıllık özelde son iki yüz yılık tahribatlar, milyonlarca yılın evrim halkalarından binlercesini koparmayı daha kısa sayılabilecek bu zaman dilimi içerisinde gerçekleştirmiştir. Doğada bu kırılma reaksiyonu başlamış gerçekleşmeye doğru gitmektedir. Sel felaketleri, depremler, buz dağlarının erimesi, ozon tabakasının delinmesi, birçok canlı türünün yok olması, devasa ormanlık alanlarının yok olması vb kırılmanın sadece görünen yüzleridir. Açıkçası dünya artık S.O.S İşareti vermektedir. Bu kırılmanın nasıl durdurulacağı ise kestirilememektedir. Dünyamızın bu hale getirilmesinde kapitalist sistemin liberal ideolojik, düşünsel hegemonyayla halkları, toplumları insanları daha fazla refah düzeyi ve yaşam standartlarının yükseltilmesi adına yaparak kandırmakta ve toplumu da bu suça ortak etmektedir. Liberal ideolojik hegemonya sonuçta kendi egemenliklerini her anlamda geliştirmektedir. Toplum adeta aptallaştırılmaktadır. İktidarcı-devletçi uygarlıkların liberal ideolojik hegemonya ile alternatif düşünce geliştirme arayışlarının önüne de geçmiş bulunmaktalar. Dünyamızda ve doğada yaşanan bu kadar tahribatın mevcut gidişatla doğal dengesizlik sonucu değil, bir kesim şebekeler halinde örgütlenmiş gruplar eliyle topluma yaşatıldığını bilmekteyiz. İnsanlar eliyle geliştirilen bu tahribatlara ve gidişata Elbette  doğanın da vereceği yanıtları olacaktır. Çünkü doğa canlıdır ve bir zekaya sahiptir. Doğanında tahamül gücünün sınırları vardır. Direnmesini yerinde ve zamanında gösterecektir. Yeri ve zamanı geldiğinde insanların göz yaşlarına bakmayacaktır. Çünkü kendilerinin yeteneklerine bahşedilen değerlere ihanet etmekten hepsi sorumlu tutulacaktır. Kıyamette böyle öngörülmemiş miydi?

Burada amacımız felaket senaryolarına yenilerini eklemek değildir. Fakat toplumun mutlaka sorumlu olması gereken her üyesi gibi gereken sorumlulukla ve varlık nedenimiz olan ve politik görev anlayışımızla yeteneklerimiz oranında gerekeni söylemek ve yapmaktır.

Son süreçlerde bütün dünya neredeyse tek bir gündeme kilitlenmiş durumdadır. Özellikle birkaç aydır korona virüsü gerekçesiyle adeta toplumlar bir bütün olarak tecrit altına alınmak istenmektedir. Tüm dünyanın birinci gündemi virüs, bu virüsten kaç kişi hayatını kaybetti, kaç kişi etkilendi, vb. istatistiki bilgileri vermekle geçmektedir. Virüsü açığa çıkartan zihniyet, bu zihniyetin insanlık açısından yarattığı ve yaratacağı tahribatlar ne yazık ki gündeme alınmamaktadır. Medya üzerinden adeta toplum psikolojik bir bombardımana tabi tutulmuş bulunmaktadır. Peki bu virüsü ortaya çıkaran zihniyetin dünyaya hakimiyet sağlama hırsından kaynaklı değilmidir? hegemonik politikaları nedeniyle doğaya, toplumlara, kadınlara bu kadar müdahale insanların yaşam biçimlerine kadar indirgenmesi sonucu ortaya çıkmamış mıdır? Toplumların genetiği ve hafızalarıyla oynanmaktadır. Her şeye bu kadar müdahil olan bu sistem peki bu sorunun kaynağının neresinde diye sormak gerekmektedir.  Yaşananlara karşı çözüm geliştirmek yerine toplum tecrit altına alınıyor, psikolojik bombardımanla sindirilmeye çalışılıyor. Toplumun bu yaşananlar karşısında farklı herhangi bir tepkisi ve sorgulaması gelişmemesi için sözde devlet yetkilileri ve onun kurumları toplum bilgilendirilmesi adına sadece ölüm rakamları verirken ne gibi tedbirler alındı noktasında ise hiçbir açıklama ve izah yapmamaktadır. Devletin geliştirdiği tedbir nedir? İnsanlık niçin bu duruma geldi? Bu kadar kendisiyle övünen devlet sadece zenginlerin ve seçkinleri koruma altına almakta halkın kalan diğer kesimleri ise ekonomiden tutalım, sağlık hizmetine kadar her şeyden mahrum bırakılmaktadır. Yıllarca halkın verdiği vergiler ve verdiği bunca emek belli kesimlerin korunmasına ayrılmaktadır. Aslında ceberut devlet yapılanmalarının toplumun hizmet ve çıkarına olmadığı sadece yoksul ve emekçilerden çaldıkları üzerinden belli kesimleri koruduğu gerçekliği bir kez daha açığa çıkmış bulunmaktadır. Toplum çözümsüz ve çaresiz bırakılmaktadır. Ama tarihsel gerçekliğe baktığımızda toplumlar her zaman kendi çözüm yollarını kendisi yaratmak zorunda kalmıştır. Özellikle bu süreçte kapitalist sistem ciddi bir kaos ve krizi yaşamaktadır. Ömrünü uzatma amaçlı insanlığın başına böyle salgınları bela ederek toplum etkisiz hale getirilmek istenmektedir. İnsanların bu kadar ölümüne yol açan Virüsün bu denli bütün dünyanın gündemine oturması, zamanlama ve yaratılmak istenen etki düzeyi açısından oldukça düşündürücüdür. Bugün neredeyse dünyanın her tarafına yayılmış bulunan korona virüs vakasında açıkça gördüğümüz gibi toplum sağlığı konusunda hiçbir devlet yapılanmasının ciddi bir tedbiri olmadığı gibi sermaye kesiminin hiç umurunda bile olmamaktadır. İnsan hayatının önemli bir parçası olan sağlık alanları üzerinde bile bu kadar çıkara dayalı bir yaklaşım olması ilaç sektörlerinin bu kadar tekelleşmesi bu sistemlerin gerçeklerini gözler önüne sermektedir. Parası olan bu imkanlardan yararlanabilecek olmayan ise kendi kaderine terk edilmektedir. Zengin olan yaşayabilecek olmayan ise ölüme mahkûm edilmektedir. İnsanlık adaleti, ahlakı ve vicdanı olmayan bir sistemle karşı karşıyadır. Bundan kaynaklı demokratik, ekolojik, komünal toplumcu örgütlenme en acil görev olarak önümüzde durmaktadır. Bu örgütlenme ekonomiden, sağlığa, eğitime, savunmaya yaşamın her alanında kendisini örgütlemeli ve sistemini oluşturmalıdır. Halklar ve kadınlar virüsten olduğu kadar kapitalist hegemonik sisteme karşı kendisini koruyabilmesi için bu örgütlenmesi şarttır, aciliyettir.

Bundan kaynaklı Reber Apo’nun kapitalist moderniteye karşı demokratik modernite anlayışı temelinde toplumun kendi sistemini inşa amaçlı yaptığı değerlendirme ve perspektifler tamda buna en önemli cevap olmaktadır. Paradigmamızın demokratik ekolojik kadın özgürlükçü somut perspektifinden yola çıkarak sistem karşıtı halklara dayalı yeni bir toplum inşasıdır. Yeni toplum başta kapitalist sistemin zihniyetinden kendisini arındırması olmak üzere ekolojik, doğayla uyumlu ve bir denge içerisinde yaşama kültürünü kazanmaktır. Bu uyumun yeniden gerçekleşmesi için Başta ekonomi alanının yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Ekonominin verimliliği için yerel, çevre ile uyumlu kullanım değeri olan ekolojik ekonomi perspektifi ile  faaliyete dönüştürülmesi gerekmektedir. Bu noktada alternatif enerji, teknoloji ve bilimin halkçı ekolojik ilkelere göre geliştirilmesi diğer önemli bir konu olmaktadır. Bilim ve teknolojinin özgürlükçü rol oynaması ve bu temelde yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Kapitalist sistem alternatif enerji ve teknolojilerin radikal yönünü de muğlaklaştırmaya çalışmaktadır. Bu kaynakları belli kesimlerin kazanç aleti konumuna getirmektedir. Bizim kastettiğimiz eko teknoloji ya da alternatif enerjilerdir. Bu tür kaynaklar tek yerde merkezileşen devasa projelerle ele alınamaz. Coğrafyaya uygun yerel, küçük ölçekli, çok çeşitli enerjilerden oluşması gerekmektedir. Yani gelişen teknolojinin ve bilimin elit ve bürokratik kesimlerin elinden alınması halkın kullanmasının önününün açılması insanla doğanın yeniden kucaklaşması gerekmektedir. Yapılan Üretimi tüketmek üzerinden değil, ihtiyacı karşılamak üzerinden yaklaşmak önemli olmaktadır. Dikkat edilirse kapitalist sistemler toplum ve insan ihtiyaçlarının çok fazlasından üretime ağırlık verirken fazla kar gütmeyi amaçlarken diğer tarafta ise toplumda ve bireylerde de ihtiyacından fazlasını almasına teşvik etmektedir. Bununla toplumun etik değerleriyle oynadığı kadar yozlaşmayı aç gözlülüğü ve bencilliği geliştirmektedir. Daha fazla satış için reklam üzerinden daha cazip hale getirerek her gün toplum görsel ve zihinsel bombardımana tabi tutulmaktadır.

Günümüzde yaşanılan temel sorunların başında açlık, kötü ve sağlıksız beslenmedir. Kapitalist sistemin daha fazla kar mantığından dolayı toprağa atılan kimyasal gübre ve ilaçlardan kaynaklı toprağın doğal yapısını bozmuş ve biyolojik çeşitliliği azalmaya başlamıştır. Diğer taraftan tohumların genlerinin değiştirilmesi melez sebze ve meyvelerin zamanından önce, dört mevsimde ve dev büyüklükte üretilmesi insan ve hayvanların sağlığını bozmakta birçok kanserli hastalıkların türemesine yol açmaktadır. Biyo teknoloji denilen bu tohumların genetik yapısıyla oynanması beraberinde büyük felaketleri de getirmekte insan sağlığı üzerinde ciddi tahribatlar yaratmaktadır. Biyo teknoloji gıda şirketleri ulus üstü birkaç sektör sahibinin elinde bulunmaktadır. Bu şekliyle gıda alanında da tek kültür dayatılmakta yerel ve organik tarım yok edilmektedir. Organik tarım, yaşam için sağlıklı, doğal yiyeceklerin üretilmesi demektir. Yani yapay gübre ve tarım ilacı olmadan yapılan tarımdır. Verimli bir toprağın her santimetreküpünde milyonlarca canlı organizma yaşamaktadır. Bu nedenle toprağın kendisi canlı bir varlıktır.  Hayat için vazgeçilmez olan maddelerin bitkilerden hayvanlara, oradan topraktaki bakterilere geçip yine bitkilere geçmesi karmaşık bir ekosistemdir. Kimyasal suni gübreler ve böcek ilaçları toprak için bir nevi narkotik madde gibidir. 2. dünya savaşından beri yaygın olarak kullanılan tarımsal kimyasal ilaçlar ve suni gübre toprağın dengesini bozmuş, toprağın nemi tutma gücünü azaltmıştır. Oysa endüstrileşmiş tarımdan önce çiftçiler yüzlerce yıl ekolojik tarım uygulamışlardır. Toprağa ilaç atmadan, nadas ya da her yıl farklı bir ürün yetiştirmekle toprağın dengesini hep korumuşlardır. Bugün de endüstrileşmiş tarıma karşı salt organik tarım ile dünyanın yiyecek ihtiyacını tümden karşılamak mümkündür. Yeter ki toprağa yeni bir şans verilsin. Toprak kendini yeniden yenileyebilir, toprağı terk eden mikroorganizmalar yeniden oluşabilir. Toprağı bu maddelere olan bağlılığından kurtarabiliriz. Geleceğimiz organik tarımda yatmaktadır. Genetiği değiştirilmiş yiyecekler ahlaki ilkenin yoksunluğunu da göstermektedir. Büyük çiftlikler yerine küçük çiftlikler en iyi ekolojik tarım yöntemidir.

Günümüzdeki kapitalist sistem doğayı, toplumları yani tüm canlıları tüketen bir canavara dönüşmüş bulunmaktadır. Hiyerarşik ataerkil sistemin oluşumuyla toplumlar rotasından çıkarılmış doğal yaşam tarzından uzaklaştırılmış, Değerlerinden koparılmıştır. Bundan kaynaklı hiyerarşik ataerkil sistemin yaratmış olduğu bu gerçekliğe karşı toplumsal, ekolojist, feminist, çevreci hareketler mücadelelerini ortak ve bütünlüklü yürütmedikleri müddetçe parçalı kalacak ve kendisini her yönüyle örgütlemiş bu sistem karşısında koruyamayacaktır. Bundan kaynaklı kapitalist sisteme karşı mücadelede toplumsal ve bireysel bazı haklar kazanıldığında mücadelenin devamlılığı konusunda ısrarcı olmak ve devamını mutlaka getirmek gerekmektedir. Aksi takdirde kazanılan haklar tekrardan geri alınacaktır. Ekolojik ve çevreci hareketler toplumun tüm alanlarına radikal yaklaşmaları gerekmektedir. Ekolojik bilinçten yoksun bir toplumsal bilinç yetersiz yanılgılarla dolu bir bilinç olacaktır ve sonuçta toplumsal yozlaşmaya götürecektir. Bundan kaynaklı ekolojik bilinç en temel ideolojik bilinçten biridir diyoruz. Sistemin yaratmış olduğu bu cendereden kurtulmak için başta kadınlar aynen neolitik toplumda oynadığı rol gibi insanlık değerlerinin, doğanın korunması için daha örgütlü, bilinçli mücadelesini yükselterek hiyerarşik ata erkil zihniyetle hesaplaşmaya bu süreci dönüştürmelidir. 21.yüzyıl gerçek anlamda kadınların, halkların yüz yılına dönüştürmenin tam da zamanıdır.

Mizgin Amed

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Attachment