Halk Bahr’ında Yeşeren Çiçek-2

0Shares

Gülerek bana doğru gelişi bana cesaret veriyor ve o olduğu kesinlik kazanıyordu. Hafif adımlarla ona doğru hareketlenmiştim. Yüreğim kabarmış yürüdüğümün fark edemeyecek kadar zamanın derinliğine dalmış ve karşı da gelen arkadaşın üzerine dikkatim yoğunlaşmıştı.

Evet, heval Sawra idi ve ta kendisiydi, bir hayal değildi, şimdiye kadar neredeydi? Ve nasıl oldu da umulmadık bir zamanda ve bir yerde karşıma çıktı. Kaç zaman olmuştu görüşmeyeli. Ama sanki dünmüş gibi her şeyi hatırlıyor ve anımsıyordum.

Koskocaman beş yılı geride bırakmıştık bir anmış gibi görünüyordu, hiçbir şey değişmemiş olan sadece zamana olmuştu. Şimdi ise aramızdaki mesafe metrelerle ölçüle bilinir, ama sanki hiç bitmeyecek bir yol gibiydi. Yüreğimin sessini dinler olmuştum, kalbim çarpıyordu. Hem yorgunluktan hem de heyecandan, anlımdan akan soğuk terleri elimin tersiyle sildim.  Ardından ilk tanıştığımız günü hatırladım, parti saflarına beraber katılmıştık, partiyi benden önce tanıyıp özümsemişti, İskenderun da oturan aslen Arap kökenli bir aileden gelip üniversiteden katılmıştı. Mütevazı ve olgun kişiliği ile cana yakınlığı kısa bir sürede sevilen biri haline gelmişti. İlk günlerde abla diye ona hep hitap ederdim. Yaşça benden üç dört yaş büyüktü, partiye katıldıktan sonra abla yerine yoldaş demem gerektiğini, ilk önce ondan öğrendim. Arada bir unutup tekrar abla derdim, tekrar özür dileyip yoldaş derdim. Bazen de boğazımda düğümlenir, tamamlayamadığım bir sözcük olarak kalırdı. Gülerdi bende utanırdım. Zamanla birçok şeyi ondan öğrendim, onu bildim bileli özgürlüğe karşı tutkusu yüksek, gelenekselliği ret edip bir türlü kabul edemiyordu. İlk pratiğe beraber çıktık.

İlk eyleme gitmek için hazırlık yapıyorduk. Eylemden önce, yüzlerce arkadaş halay çekerek eyleme gitme sevincini paylaşıyordu.  Şarkılar söyleniyor, zılgıtlar atılıyordu. Toprağa sertçe vurulan ayak tabanlarını kaldırdığı toz, bir sis kütlesi gibi ortalığı duman ediyordu. Kim kimi yorar ve bezdirir. Bir yarış almış başını gidiyordu. Halaya ilk katılışımdı acemi bir oyuncuydum. Halay bozulmasın diye gerilerde durup ayak uydurmak ve biraz olsun öğrenmek istiyordum. Dizlere dikkat ederken elleri, ellere dikkat edeyim derken dizleri unutuyordum. Bir türlü ayak uyduramayıp bir oyana bir buyana sallanıp dururdum boşa kürek çeken kayıkçı misali. Oysaki kendimce çok iyi oynadığımı sanıp halaya daha çok asılırdım. Bir ara arkadan biri dürttü beni yer açmamı istedi. Başımı çevirdiğimde Rojbin arkadaştı.

Yer açtım şimdi ise halayı beraber çekiyorduk. Bana bakarak tebessüm ediyordu. Oda yeni öğrenmek istiyordu. Benden çok fazla bir farkı yoktu. iki acemi yan yana gelince oyun büsbütün bozuluyordu. O oldukça serbest yaklaşıyor, ben ise utançtan kıpkırmızı olmuştum. Acemiliğim üstüne utangaçlıkta eklenince, halay tutacak halım kalmamıştı. Bir an önce halaydan çıkmak için can atıyordum. Oynadıkça utanıyor ve daha çok oyunu bozuyordum. Bu defasında ellerim ve ayaklarıma dikkat etmekten çok çıkmak için yol arıyordum. Çıksam mı çıkmasam mı ikilemi arasında bocalanıp duruyordum. Adetlerimize göre halayda bir kadın eline gelirse bıraktığın takdir de hakaret sayılırdı, bu düşünce beni çıkmaktan alı koyuyordu. Biraz daha zaman geçsin izin isteyip çıkayım diye dakikaları sayar oldum on dakikalık zaman geçinceye kadar kan ter içinde kalmıştım, artık daha fazla dayanamazdım, tahammül edecek gücüm kalmamıştı. Sanki çıkmak istediğimi anlarcasına arada bir bana bakıp tebessüm edip gülüyordu. Ansızın dudaklarımın arasında bir sözcük çıkı vermişti. Abla ben çıkmak istiyorum diye, müsaade edersen demiştim. gülerek sanki içimi okurcasına çıka bilirsin dedi. O an sanki üstümden bir yük kalmış gibiydi. Kuş gibi hafiflemiş kenarda durarak terimi kurutuyordum.

Uzaktan Sawra arkadaşın elinden çıktığımı gören Azime arkadaş hemen beni yanına çağırdı, yanına gittiğimde kaşlarını çatmış öfkeli bir şekilde halaydan niye çıktığımı soruyordu. Bu bacak kadar boyunla sende mi utanıyorsun dedi. Ben ne olduğunu anlamadan daha çok üzerime geliyor, bana konuşma fırsatı vermiyordu. Evet, anladım senin feodal arkadaşların sana bunu öğretiler değil mi? Yoksa sen nereden bilecektin ki dedi. Giderek panikleyip endişeli bir halde, halay çekmesini bilmediğim için çıktığımı söyledim. Bu cevap onu ikna etmiş değildi, çok utandığımı anlayınca güldü ve konuşmasına devam etti. Sen utandığından dolayı ve feodalce yaklaştığın için çıktın, bir de beraber katılmışsınız bu ayıp değil mi? dedi. Olup bitenleri hala anlamış değildim, utancımdan yer yarılsa içine gireyim dedim. Başımı önüme eğmiş, Azime arkadaş konuşuyor bende dinliyordum. İlk eleştiriyi oradan almıştım. Azime arkadaş konuşmasını bitirir bitirmez utangaç  bir halde Sawra arkadaşın yanına geri döndüm. Onu dürterek abla girebilir miyim? dedim. Beni gördüğünde şaşırmış bir halde gülerek ne oldu? diye sordu. Bende başımla Azime arkadaşı gösterip bana baya kızdı dedim.

O gün bugün oldu hiçbir zaman ve hiçbir yerde halaylara girmedim.  Çok istesem de hep uzaktan seyrettim bir daha böyle bir utangaçlığı yaşamak istemiyordum. İki yıl beraber kaldıktan sonra ayrıldık ve şu an bana doğru gülerek geliyordu. Utanmış bir haldeki duruşum, eski zamanı hatırlatmıştı bana, oysaki arada uzun bir zaman geçmişti olgunlaşmış ve büyümüştüm. Acemiliği aşmış profesyonel bir devrimci olmuştum. Her yönüyle kendimi hazırlıyordum, yaşamın menfezinde pişmiş kendime güvenim tamdı. Cesaretimi kıracak hiç bir engel tanımıyordum. Buna rağmen bana doğru ilerleyen kadın arkadaşla buluşmak beni heyecanlandırmıştı. Bedenimde soğuk terlerin aktığını hissettim ve yavaş yavaş üşüyordum. Cesarete dair hiçbir belirti gösteremiyordum. Onun şahsında tarihi bir gerçeklikle karşı karşıya geldiğimi, geleneksel feodal ölçülerinin zayıf yanına çarpılmıştım. Doğruların değil yanlışların verdiği cesaretsizliği ve utangaçlığı yaşıyordum.

Taşlarda sekerek yürüyüşü kanatlanmış bir kuş kadar hafif olduğun gösteriyordu. Gözlerinde ki ışıltı ve kararlı duruş bedenine hükmediyordu. Sanki dünyanın bütün kirlerinden arınmış maneviyatın erdemine ulaşmış bir ruh haliyle yürüyor. Ve ben bunu görmeyecek, fark etmeyecek kadar başımı önüme eğmiştim, onun kararlı yürüyüşü beni ezip geçiyordu. Doğrular onun esiri olmuştu sanki. Onun serbest ve rahat yaklaşımları giderek beni rahatlatıyordu bir nebze olsa bile utangaçlığı üstümden atmama yardımcı oluyordu. Çok büyüdüğümü neredeyse tanımayacağını defalarca tekrarlayıp durdu.

Ayrıldığımızdan bu yana çok sormasına rağmen benden haber almamış ve şehit düştüğümü biliyordu. Dikkatli bir şekilde beni süzdükten sonra gülerek halayda yaşadığımız olayı keyifle etrafa anlattı. Aynı heyecanı coşkuyu yaşadığı her halinden beli oluyordu. Kadın arkadaşlara abla diyor musun halen? Diye sordu esprili bir şekilde. Muhabbetimiz demlenmiş alıp başını gidiyordu. Kısık adımlarla manganın içine gittik. Sonra mangadan çıkarak kısa bir zaman içinde elinde bir tepsi ile geri döndü. Biraz yemek ve bir kaç kadeh çay vardı üstünde. Yemek yememişsindir, diyerek önüme koydu ye sofraya kendisi de oturdu. Teşekkür ederek yemek yediğimi tok olduğumu söylememe rağmen açlıktan midem kazınıyordu. Ama acele etmemem gerektiğinin farkındaydım. Fazla oyalanmadan arkadaşlara yetişmem gerektiğini söyledim. Bunca zaman sonra birbirimizi gördük ve beraber yemek yemeden mi? ayrılacaksın katiyen olmaz dedi. Gökten ararken yerde buldum yemek yemeden bırakmam dedi.

O güne değin çok nadiren kadın arkadaşlarla yemek yediğimi hatırlıyorum. Çok zorlansam da bu dayatmalara karşı direnmenin faydası olmayacaktı. Birkaç kaşık yemekle işin içinde sıyırmak istesem de, önüme ha bire yemek atıyor ve elinde öyle sandığım gibi kurtulamayacağımı anlatmak istiyordu. Zaman su gibi gelip geçiyordu. Elimde olsa saatin ibresini durdurup zamanı durdururdum, ama zamanı durdurmaya gücüm yetemezdi.

Halen eski utangaçlığın üstünde dedi. Bende bizim bölüğe gelemez misin? diye sorduğumda, kalıcı değilim geçiciyim, tabakadan bir sigara sararak önüme koydu sonra kendisine sardı. Nasıl, iyi sarıyorum değil mi? diye sordu. Sonra devam ederek ilk katıldığımızda kalemlere ve çubuklara sardıktan sonra içine tütünü bıraktığımızı sigaraları hatırlıyor musun? Bazıları kalın bazıları delik ve iyi yapışmamış olsa da onların içişi daha keyifliydi.

Her şey başında güzel. İlk başlangıçlar, ilk öğrenmeler, ilk tanışmalara, daha heyecanlı daha kıymetlidir. Ama sonrada normalleşir ve sıradanlaşır, yerini başka bir hevese bırakır. Önemli olan da buya. Her günü yeni bir başlangıç olarak görmek, güne yüklenmek gerekir.  Ama önümüzde daha yaşayacağımız nice günler var. Hepsini bir diğerinden daha anlamlı kılmak gerekir. Zaman bizim için kutsal olmalı, zamanı durduramasak ta anlamlı kılmak elimizde. Dağ dağa kavuşmaz ama insanlar birbirine kavuşur. Seni burada görmek aklımın ucundan bile geçmezdi. Ama bundan sonra uzun bir süre beraberiz dedi. Zaman gelip geçiyordu, saatimi kontrol etiğimde kalkmak için müsaade istedim, zamanım kalmadı, arkadaşlara yetişmem gerekiyor. Bölüğümüze gelirsen iyi olur, gelmezseniz de dönüşte tekrar buraya uğrayacağımı söyledim. Hem bu arada piknik yerinizde güzel, ağzınızın tadını biliyorsunuz diyerek vedalaştım. Dönüşte mutlaka uğramadan geçme diye uyardı.  Her şey kısa bir zamana sığmıştı, keşke daha erken gelseydin dedi. Bilseydim erken gelirdim ama tekrar geleceğime dair söz verdim.

Yüz metre ilerde beni beklemekte olan Kendal arkadaşın yanına gittim. Görev hakkında tartıştıktan sonra elini omzuma koyarak burada ne için durduğumuzu biliyor musun? dedi.
Hayır, bilmiyorum, önde olmanız gerekmez miydi?
Evet, önde olmamız gerekirdi.
Ama işler değişti şuanda eylem hazırlığını yapıyoruz ve senin bilmende fayda var. Hani daha önce fedai eylem için tartıştık ya, şimdi ise o eylemi planlıyoruz. O eylemi gerçekleştirecek olanda bir kadın arkadaştır.
Peki, adı nedir hangisiydi?
Adı Rojbin tanıdın mı?
Hayır, daha önce bu ismi duymadım tanıyamadım.
Hani üzerinde yeşil benekli kazak olan var ya işte o.

Özgür Deniz

Devam edecek

Attachment