Fedai Gerilla Çizgisini Toplumsallaştıralım Önderliğin Özgürlüğünü Kazanalım-3

0Shares

Faşist-soykırımcı AKP-MHP rejimi direniş ile çökertilmektedir

2021 yılı faşist soykırımcı AKP-MHP rejiminin çöküş ve çözülüşünün başladığı yıl oldu. Kendi çöküşünü durdurmak ve dış güçlerden destek almak için sonuna kadar milliyetçi ve PKK’yi tasfiye etmeye odaklanan politikaları yenilgiye uğradı.

Faşist AKP rejimi 20 yıllık iktidarını Kürt soykırımı ve PKK’nin tasfiye edilmesi temelinde kendisine verilen uluslararası ve işbirlikçi güçlerin desteğine borçludur. Yine bu süreçler içinde Kürt halkının özgürlüğüne, sorunun çözümüne olanak yaratma temelinde tanıdığımız şans da etkilidir. Önderlik ve hareketimiz uluslararası güçlerin Türk devleti ile hareketimizi savaştırıp bundan her iki gücü zayıflatıp kendine bağımlı kılma siyasetine karşı siyasal-demokratik mücadeleyi öne çıkarmaya çalıştı. Böylece Ortadoğu ve Kürdistan için en ideal çözüm geliştirilmeye çalışıldı. Ancak faşist Türk rejimi 3. Dünya savaşı kaosundan faydalanarak ve kendisine biçilen rol temelinde soykırımcı politikalarını sürekli devrede tutarak bu süreçleri kendi iktidarını ayakta tutmak için kullanmaya çalıştı. Bu süreçlerin ideolojimizi, haklı davamızı dünyaya duyurma, meşruiyetimizi gösterme ve Türkiye, dünya kamuoyunda hareketimize desteğin çoğalması şeklinde lehimize gelişmesinden dolayı planları bozuldu. Buna duyulan büyük öfke büyük katliamların son hız devreye konması ve imha saldırılarının yeni bir aşamaya girmesine neden oldu.

Uluslararası güçler sadece Bakur’da değil Rojava’da, Şengal’de, Maxmur’da ve Medya savunma alanlarına dönük saldırılarda da görüldüğü gibi AKP rejimine büyük siyasi ve teknik destek sunmuştur. Dört parçada halkımıza yönelik gelişen saldırılar, katliamlar karşısında uluslararası sessizlik sürmektedir. Zindanlara yönelik baskılar 12 Eylül faşist rejimini aşan bir düzeye ulaşmıştır. Onlarca arkadaşın cenazesi zindanlardan çıktı. En son Garibe Gezer alçakça saldırı ile katledilmiş ve yine yüzlerce ağır hasta ve içerde kalamayacak durumda olan hasta tutsak intikam alınırcasına süresi dolmasına rağmen ek cezalarla içerde tutulmaktadır. Demokratik-siyasi mücadele yürüten tüm kurumlara, kişilere dönük saldırılar, suikastlar ve baskılar devam etmektedir. Deniz Poyraz alçakça ve organizasyonlu bir saldırı ile katledildi. Ve katili devlet tarafından açıkça korunmakta. Kürt halkına ve kurumlarına karşı gelişen saldırılara karşı hiç kimse sesini çıkarmamakta ve gizliden onay verilmektedir. Yıl boyunca hareketimizin öncü kadrolarına yönelik suikastlar her parçada devam etti. Hareketimizin yönetiminden üç arkadaşın en çok arananlar listesine eklenerek ve bu yıl da yenilenerek TC’ye PKK noktasında verilen destek tescillendi. Uluslararası Hegemon güçler TC’nin de bölgede giderek güçlenmesinin yolunu hep açık tutmuşlardır. AKP’yi uzunca süre ayakta tutmaya çalışmışlardır. Milliyetçi söylem ve inkarcı politikalara karşı ılımlı İslam söylemi ile iktidara gelen ve destek alan faşist AKP hükümeti, DAİŞ saldırıları ve 3. dünya savaş koşullarından faydalanarak bölgedeki etkisini arttırmaya, dönem dönem uluslararası politikalarla ters düşmeye başladıkça yaptırımlarla karşı karşıya kalmıştır. Özellikle MHP ile iktidar ortaklığı geliştirip iktidarını uzatmaya çalıştıkça daha fazla milliyetçi ve faşist bir karakter kazanan bu iktidar artık tüm dünyada ve halklar nezdinde teşhir olmuştur. Bu nedenle uluslararası sermayeye tüm ülkeyi satmasına rağmen artık meşruiyetini yitirmiştir. Bugün de ayakta kalmak isteyen faşist rejim en büyük destekçilerinden biri olan Almanya, Rusya-Çin ve ABD çekişmesinde uluslararası güçlerin vereceği her role göre hareket etmeye, her şeyi peşkeş çekmeye hazırdır. Yaşadığı ekonomik kriz bir sistem bunalımı olup Kürt sorununa yaklaşımın bir sonucudur. Demokratikleşmeyen ve Kürt halkının mücadelesine katliam dayatan her hükümet aynı hezimeti yaşamaktan kurtulamayacaktır.

 

Faşist rejime karşı ortak ve kitlesel mücadele gereklidir

Özellikle Türkiye’de yaşanan ekonomik krizin kaynağı rejimin Kürt sorununa yaklaşımı ve savaş gerçeğidir. Türkiye toplumları bugün bu kadar yoğun bir açlık, yoksulluk içindeyse, sosyal, hukuki, insan hakları ve demokrasi alanında bu kadar baskı altındaysa bunun temel nedeni Kürdistan’da yürütülen savaştır. Bunu daha açık ve somut biçimde toplumlara anlatmak, bu duruma karşı tutum almalarını sağlamak gerekmektedir. Kürt toplumuna katliamı dayatan ve bu nedenle giderek daha fazla faşistleşen, her kesime açıktan baskı uygulamaya başlayan AKP-MHP iktidarı sadece Kürtlerin değil Türkiye’deki tüm toplumun ve Ortadoğu halklarının da düşmanıdır. Ancak bu faşist rejimi zayıflatan ve karşısında mücadele eden tek güç partimizdir. Kürt halkı ve kadınlardır. Türkiye’de muhalefet yapılabiliyorsa, demokratik talep ve söylemler dile gelebiliyorsa bu faşist rejime karşı direnen kadınların ve Kürt halkının tutumunun yarattığı bir sonuçtur. Ancak Türkiye’deki demokrasi güçlerinin ve sol-sosyalist örgütlerin toplumu sistem partilerine teslim etmeleri ve onlara mecbur bırakmaları son derece ciddi bir zayıflıktır. Türkiye’deki solu, demokratik kesimleri birleştiren, sistem partilerini umut ve çare olmaktan çıkaran bir siyaset ve eylemlilik gerekmektedir. Özellikle son ekonomik kriz ile Türkiye’de çok ciddi bir toplumsal eylemlilik, hatta devrim imkanı ortaya çıkmasına rağmen her zamanki gibi iktidarın oyununa gelinerek provokasyon olmasın adına ya da darbe olacak korkusunu hakim kılıp salt seçime kilitlenmiş bir hava vardır. Türkiye’deki devrimci-demokratik güçlerin bu toplumu sokaklara ve eyleme davet etmesi gerekirken diğer devlet partilerinden farklı bir tutum geliştirmemektedir.

Türkiye tarihinin hiçbir döneminde bu düzeyde sindirilmişlik ve sistem içleşme gelişmemiştir. Çünkü toplum örgütsüz bırakılmıştır. Mevcut örgütlülüklerin de parçalı ve küçük olması etkili olmalarını engellemektedir. Son derece zayıflamış bir iktidar gerçeğinden bahsediyoruz. Kitlesel, birleşik ve güçlü bir mücadele ile bu iktidarın gidişi çok daha hızlandırılabilir. Oysa seçime endekslenmiş ve beklentilerin seçime ertelendiği bir ülkede halkın sistem partilerine mecbur bırakılması solun en büyük ayıbıdır.

Faşist rejim ve modernite, toplum sosyolojisi ile de ciddi biçimde oynamaktadır. Özel savaş ve algılarla oynama ve toplumu irade, güç olmaktan çıkarma bu sistemin temel politikasıdır. Bu nedenle toplumsal analizlerin ve mevcut durumun daha derinlikli tahlilinin gerekli olduğu görülmelidir. Marksist devrim tezleri temelinde ekonomik krizden devrim beklentisi içine girmek genel ve yaygın bir yanlıştır. Öyle olsaydı şimdiye Türkiye’de on tane devrimin zemini ve objektif koşulları oluştu. Ancak sübjektif koşullar yani öncülük ve örgütlenme sorunu çok ciddidir. Bir kez daha anlaşılmıştır ki sadece böylesi olağanüstü dönemlerde değil devrim ve toplumsal sorunlar kendini sürekli dayatmaktadır. Çünkü toplum bu iktidar ve devlet gerçeğinde sürekli kriz halindedir. Önemli olan toplumun bilinçlendirilmesi, örgütlü kılınması ve öncülüğünün oluşturulmasıdır. Önderliğin de belirttiği gibi halk örgütlediğimiz kadar vardır. Örgütleme ve halka öncülük yapma da devrimci demokratik hareketlerin görevidir. Bu konuda biz de dahil Türkiye’de yaşanan örgütsüzlük durumu ortaya çıkan koşulları değerlendirmemeye ve rolünü oynamamaya götürmektedir. Temelde giderilmesi gereken budur. Toplum tüm siyasi partileri ve sistem içi çözümlere karşı güvensiz ve inançsızken, aslında sistemin çok ciddi bir kırılma noktasına geldiği bir dönemde alternatif olmamak, yaratamamak solun, demokrasi güçlerinin en büyük zayıflığıdır. Partimizin, gerillanın direnişi nedeniyle toplumumuz varlığını korumaktadır. Umut ve inanç buradan gelmektedir. Ancak düşman politikalarına, yoksullaştırmaya, açlıkla terbiyeye, göçertilmeye, toplum üzerinde yürütülen fuhuş, uyuşturucu, ajanlaştırmadan tutalım her türlü baskı ve saldırıya karşı toplumumuzu savunma temelinde cevap olamazsak bu da toplumsal yozlaşmayı ve erimeyi derinleştirecektir. Bu nedenle önümüzdeki yıl öz savunma ve örgütlenmenin her zamankinden daha fazla öne çıkarılıp geliştirilmesi gerekmektedir.

Kürt soykırımında başarıya ulaşamayan AKP hükümetine verilen destek sona ermiştir. Çünkü Kürt özgürlük mücadelesine karşı savaşta bir çete ve mafya rejimine dönüşen AKP-MHP rejimi yürüttüğümüz mücadele neticesinde başarısız olmuş ve çöküş aşamasına gelmiştir. Faşist rejim baskı ve katliamla sonuç almaya çalışmış, ancak özgürlük mücadelemizin Türkiye’deki tüm hükümetlerin kaderini belirlediğini bir kez daha görmüştür. Gerilla mücadelesi ve halkımızın meşru mücadelesi karşısında yenilgi yaşayan faşist rejimin ömrü artık sayılıdır. Ancak yanı sıra tehlikeleri de barındırmaktadır. Erdoğan iktidarı gitmemek için her türlü şeyi yapabilecek durumdadır. Zaten hareketimize, öncü kadrolara dönük saldırı ve suikastlar hiç durmadı. Ayakta kalmak için bu yönlü saldırılarını daha da tırmandırmak isteyebilirler. Yine merkezi alanlarımıza dönük saldırıları da ihtimal dahilindedir. Yoğun olarak Rojava gündemi var ve saldırı riski barındırıyor. Ancak farklı alanlara da olması ihtimalini göz ardı etmemek gerekir. Tüm bunlara hazırlıklı olmak ve böylesi bir döneme cevap olacak hamlesel, etkili politika ve planlamaları geliştirmek gerekmektedir.

KDP’nin soykırımcı TC’den farkı kalmamıştır

Bu dönemde Özgürlük mücadelemiz karşısında KDP’ye verilen rol de belirginleşmiştir. TC nereye KDP de oraya gidecektir. TC’nin bölgedeki en büyük destekçisi KDP’dir. Ancak KDP’nin Kürt halkı nezdinde teşhir olduğu, özellikle de son işgal saldırısında TC’yi desteklemesi ve gerilla alanlarına karşı saldırıları KDP’nin gerçek yüzünü ortaya koymuştur. Son Xelifan saldırısı ise ihanetin ve işbirlikçiliğin vardığı düzeyi açıkça göstermiştir. Tolhildan yoldaşla birlikte toplam on yoldaşımızın şahadeti KDP çetelerinin saldırısı ile olmuştur. Aylardır yoldaşlarımızın cenazelerini vermeyerek TC’nin Bakur’da yaptığı işkenceyi ve özel savaşı devam ettirmekte ve TC’ye benzeştiğini, AKP’lileştiğini göstermektedir. KDP artık TC aklı ile TC tarafından yönetilmekte, bir Kürt ulusal gücü olmadığını açıkça göstermektedir. Düşmanın işgal saldırıları sürerken gerilla alanlarına sinsice yerleşmeye, alan kapmaya çalışmaktadır. Kimi yerlerde de gerillayı arkadan kuşatarak gerillanın hareket alanını daraltmaktadır. Hareketimizin sağduyulu yaklaşımını görmezden gelmekte, her fırsatta saldırgan bir tutum izlemektedir. Elbette KDP’nin diğer bir hedefi de peşmerge ve gerillayı karşı karşıya getirerek hareketimizi çatışmaya çekmektir. Böylece Türk devletinin Başur’daki işgaline daha çok zemin yaratma ve meşrulaştırmayı amaçlamaktadır. Böylesi tarihi süreçlerde Kürt halkının birliği ve ortak mücadelesi ile düşman yenilgiye uğratılabilir. Bunu bilen düşman, birliğin olmaması ve KDP çizgisinin hakim olması için tüm güçlerini devreye koymuşlardır. Başur Türk sömürgeciliğinin eyaleti, askeri üssü haline gelmiştir. Buna karşı direnen ve savaşan sadece özgürlük hareketimizdir. Kürdistan’ın, topraklarımızın onurunu koruma ve işgale karşı direnme gücünü sadece Kürdistan gerillası yapmaktadır.

PKK’yi Kürdistan dağlarından ve kentlerinden söküp atma planı Kürt topraklarında Kürt işbirlikçilerinin öncülüğünde yapılmaktadır. Kendini ve Başur topraklarını emperyalist, işgalci güçlere peşkeş çeken Başur iktidarı tüm Kürtlerin kaderiyle iktidar hırsı uğruna oynamaktadır. Hareketimize karşı ideolojik, siyasi ve askeri savaşa giren KDP peşmerge güçlerinin büyük kısmı Roj ve Gulan peşmergelerinden oluşmaktadır. Bu çete güçlerin önemli bir kısmı Türkiye’de TC askerleri tarafından eğitilmektedir. Küresel güçlerin bölgedeki yeni jandarması rolüne giren KDP Kürt soykırımında resmen yer almaktadır. Yanı sıra PKK’nin terör listesinden çıkarılmaması ve olabildiğince zayıflatılması, bölgede tek Kürt gücü olarak muhatap alınma çabasıyla yoğun diplomasi yürütmektedir. KDP meşruiyetini, Kürtlerin tek resmi muhataplığıyla tescillemek istiyor. Nasıl ki faşist, soykırımcı AKP rejimi varlığını Kürtlerin yokluğunda görüyorsa, KDP de özgürlük mücadelemizin tasfiyesinde görmektedir. Dolayısıyla KDP ve TC arasında fark kalmamıştır.

Kürtlük adına KDP’yi muhatap yapma, AKP-MHP faşizmi eliyle direnen özgür Kürdü tasfiye etme temel politika haline gelmiştir. KDP’lileştirme ve öz gücünden yoksun miliyetçi ve işbirlikçi bir kürtlük dayatması vardır. Yıl içinde Fransa’dan Amerika’sına, Irak’ı ziyarete gelen tüm devlet yöneticileri Kürtlerle görüşme adına KDP’yi muhatap almışlardır. DAİŞ karşısında direnen onurlu ve direnişçi Kürtler diye bahsedip sonra Şengal’den, Başur alanlarında halkı katliama terk edip kaçan KDP’yi ziyaret etmeleri ve kutlamaları son derece trajik komik bir durumdur. Kürt halkı PKK öncülüğünde DAİŞ’e karşı direndi, halkları kurtardı. Kürtler PKK savaşçılığı sayesinde dünyada tanınan, güvenilen, saygı duyulan bir halk haline geldi. Bu anlamda yeni Kürtlük, özgür Kürtlüğün PKK ile kimlik kazanıp bu hale geldiği anlaşıldı. Bu çizgi yeni bir devrim çizgisidir. Dünyaya örnek oluyor. Herkeste umut yarattı. 20. yüzyılda bir sosyalist ütopyanın çöküşüne, çürümesine şahit olan insanlığın umutları bitmişti. Reel sosyalizm sonrası insanlar yeni bir devrim tezi yeni bir sosyalist ütopya ortaya koyamadılar ve bu nedenle sistem içleşme, kapitalizmin hakimiyetine girme oldu. Tek tek alternatif arayışları olsa da, devrimci demokratik arayışlar olsa da bir sosyalist mücadele ya da bir yeni yaşam projesi yoktu. Bu nedenle Rojava devrimi ile pratikleşen Önderlik sistemi yeni bir umut yarattı. DAİŞ’e karşı direnen, özgür yaşamı inşa etme gücü gösteren, ahlaki-politik bir toplum gerçeği karşısında sistemin harekete geçmesi beklenmeyen bir durum değil. Çünkü Avrupa’yı da etkiledi. Ortadoğu’yu etkiliyor. Ahlaki ve politik değerler tartışılıyor. Bunun toplum anlayışı yeniden gündeme geliyor. Bu sistemin kaosunda yeni bir alternatif olarak çıkıyor.  O nedenle Kürtlük artık kimliği tartışılan bir olgu olmaktan çıktı. Varlığını ortaya koydu ama bu Kürtlük neye evirilecek, ne olacak, kendini nasıl var edecek, nasıl yaşayacak tartışmaları var. Bizim kadar sistem güçleri de bunu yapıyor. Ve bu Kürtlüğü KDP çizgisine çekmek istiyorlar. Önder Apo ve PKK ile oluşan Kürt varlığını, dünyada yankı bulan bu Kürt direnişçiliğini KDP’ye mal etmek istiyorlar. Bu nedenle yıl boyu Ortadoğu, Kürdistan gezilerine gelen liderler KDP’nin yanına gitti. Macron KDP’yi DAİŞ karşısında direnip savaştığı için kutladı. Halbuki KDP-DAİŞ ilişkisini, nasıl kaçtıklarını ve onlara karşı gelişen tepkileri çok iyi biliyorlar. Asıl direnenleri görmeme, onları muhatap almama tarihi tersine çevirme, yeniden yazma anlayışıdır.

Maxmur ve Şengal alanlarına yönelik geliştirilen faşist TC saldırıları da yine uluslararası güçlerin ve işbirlikçi, hain KDP’nin desteği ile olmuştur. Maxmur’a ve Şengal’e defalarca saldırı düzenlenmiştir. Halk öncüleri katledilmiştir. Ezidi halkına karşı güya dünyada bir duyarlılık varken ve Şengal soykırımı tanınmasına rağmen bu saldırılara izin verilmektedir. 9 Ekim’de Şengal için yapılan anlaşma ile KDP-TC-Irak ittifakı ilan edilmiştir. Bu halkın en değerli evlatlarının alçakça katledilmesine karşı Şengal halkı büyük bir direniş içindedir ve mücadelesi son derece meşrudur. Faşist TC devletinin ve işbirlikçisi KDP’nin en büyük yenilgiyi yaşayacağı yer Şengal olacaktır.

Dolayısıyla yapılan son seçimlerle de Irak kendi iktidarını sağlamlaştırma ve hakimiyetini tesis etme çabası içinde girmiştir. Ancak Irak seçimleri de kimsenin sandığa gitmediği ve mevcut siyasi yapıları boykot ettiği bir seçim oldu. Şengal ve Başur alanlarında KDP oyları düşmesine rağmen milletvekillerini çoğaltarak kendisini meşru gösterme çabasına girdi. Bunun Amerika destekli olduğu görülüyor. Oysa Şengal gibi bir yerde KDP’nin seçim kazanmasının normal koşullarda imkansız olduğunu herkes biliyor. Ancak kamplarda rehin tuttuğu Ezidi halkı üzerinden Ezidilere dönük politika yapmaktadır. Yine Irak toplumu da seçimleri boykot ederek mevcut iktidara destek vermediğini ilan etmiştir. Kendi sınırlarını bile koruyamayan, Türk devletinin işgal saldırılarına karşı tutumu olmayan bir iktidara onay verilmemiştir. Oysa Irak’ta yapılan seçim sonuçlarının onaylanması ile aslında meşru olmayan bir sonuç onaylandı. Halk iradesi adına sistemin en büyük yalan ve komplolarından birinin de seçimler olduğu ortaya çıktı. Toplumsal meşruiyetini yitiren güçler seçim adı altında halk iradesini gasp ederek ve her türlü hile ile kendilerini seçilmiş demokratik bir güç gibi göstermeye çalışıyorlar. Bu hala halk destek ve gücünün onayı olmadan ayakta kalamayacaklarını gösteriyor. O zaman halkın örgütlü ve bilinçli tutum sahibi olup karşı durmasıyla bu iktidar güçleri ve halk üzerinde bir zor ve baskı gücü olan kesimlerin gitmesi ve halk iradesine dayalı yönetimlerin gelişmesi için çalışmak gerekmektedir.

PAJK Koordinasyonu

Devam edecek

Attachment