Doğan Ve Gelişen Toplum

0Shares

Devlet yapılanması içinde savaşçı-iktidar gücünün başat olması kendini başlangıçta tanrı-krallar ve imparatorlar olarak somutlaştırır. Yoğunlaştıkça demos, halk öğesi ağırlığını yitirir. O halde komünal düzen aleyhine büyüyen bu sürece karşıt her duruşu demokratik birikim olarak değerlendirmek yerindedir. Etnik grupların tüm zorluklara dayanarak, açlığa, hastalıklara, saldırılara karşı koyarak çöllerin, dağlar ve ormanların derinliklerinde yaşamayı başarmaları bile insanlık adına büyük bir demokratik birikimdir. Bu direnişler olmasaydı, kültür zenginliğini, çoğulculuğunu kimler ayakta tutabilirdi? Binlerce yıllık bu direniş abideleri olmasaydı, halk sanatlarını nasıl yaratabilirdik? Binlerce üretim araçlarını, sosyal kurumları, onuru, özgürlük tutkusunu, insan dayanışmasını nasıl sağlayabilirdik?

İlkçağ ve klasik dönem köleciliğine karşı binlerce yıllık bir direniş geleneği, zihniyet, politika, sosyal ve ekonomik alanda önemli kazanımlar sağlamıştır. Yazılı tarih her ne kadar bu kazanımları ayrıştırmasa da, gerçekliğinden kuşku duyulamaz. İnsanlık kültürü büyük ölçüde bu iki direniş kanalından beslenmiştir. Bunlar tüm sanatların başta gelen konuları olmuşlardır. Mabetsel anıtları tüm görkemiyle günümüze kadar gelmişlerdir. Toplumsal ahlaktan kırıntılar kalmışsa, yine bu gelenekten ötürüdür. Ölümsüz destanlar, azizler, evliya menkıbeleri büyük insanlık duruşlarını yansıtırlar. On yıllarca inzivaya çekilen, zindanda çürüyen, çarmıhlara gerilen, bir dilim ekmek, zeytin, üzüm ve hurmayla kendini terbiye eden, insan acısını duyan, bilgeliğe en yüce değeri veren bu geleneklerdir. Bireyciliğe değil, komün yaşamına, manastır düzenine, bilgi birikimine, sanat ve zanaatın gelişimine tam bir okul değeri veren yine bu geleneklerdir. Savaşçı-iktidar kliğinin öldürmekten ve ölmekten başka bir şans tanımadığı insanlığa barışı düşündürten, insan onurunu koruyan, yardımlaşmayı esas alan, kardeşliğe vurgu yapan, evrenselliğe açılım sağlayan yine bu soylu gelenek kanallarıdır. Sınıflı toplumu getirememişlerdir; hakim toplumsal sistemin içinde çoğunlukla erimekten de kurtulamamışlardır. Kendileri de bazen eski efendileri kadar hiyerarşik ve devletçi kesilmişlerdir. Fakat insanca değerlerden günümüze bir şeyler kalmışsa, bu hareketlerin bundaki payını düşünmek gerçeğe hakkını vermekle eştir. Günümüzdeki demokratik duruş, özgürlük-eşitlik, doğal çevre arayışı, insan hakları, kültürel kimlikler iki büyük geleneğin katkısı düşünülmeden izah edilemezler. En az çağdaş bireysellik kadar demokrasi için vazgeçilmez bir zemin olan kamusal alan bu iki büyük hareketin başta gelen mirası olarak düşünülürse, geleneğin olumlu etkisi daha gerçekçi ve çözümleyici olarak anlaşılacaktır.

Halklar zengin kültürel geleneklerini en iyi demokrasilerde yaşamsallaştırabilirler. Kültür bir halkın geçmişi olmakla kalmaz, onu saran öz varlık biçimidir. Bir halkı kültüründen soyutladın mı, onu sadece biçiminden koparmazsın, ona yol açan ruhunu da yok etmiş olursun. Dolayısıyla demokrasi bir halkı kültürü temelinde özgür ve eşit yaşatmak için en uygun politik sistemdir. Esas olarak ulusal baskıdan kaynaklanan ulusal, etnik, dini sorunlar kültürlerini demokrasilerde özgür yaşamakla en anlamlı çözüme de kavuşma şansına sahiptirler. Gerçek demokrasilerin yürürlükte olduğu ülkelerde, alanlarda baskıların hiçbir türüne ne gereksinim duyulur, ne de çıkar aracı olarak kullanılmasına şans tanınır. Ezen-ezilen milliyetçilik yerine demokratik bütün esas alınır.

Çağdaş demokrasi kriterleri genel çözüm araçları olarak asgari uzlaşma çerçevesini oluşturmaktadır. Bu nedenle daha eski çelişkilerin ürünü olan devrim ve karşı-devrim yöntemleri aşılmış bulunmaktadır. Yine bu yöntemlerin ürünü olan faşist rejimlerle reel sosyalist düzenler büyük oranda çözülmüş durumdadır.

2000’li yılların ideolojik kimliği, hem klasik kapitalizm uygarlığının hem de reel sosyalist uygulamaların temellerindeki felsefeyi aşarak şekillenecektir. Kapitalist sistemin süreklilik kazanan bunalımı, ne faşist restorasyon modelleriyle ne de reel sosyalist biçimlerle aşılacak durumdadır.

Tarihin tüm önemli çağları güçlü ideolojik kimliklere dayanmaktadır. Neolitik toplumun ana tanrıça kültü, bu çağın temel ideolojik kimliğidir. Sümer mitolojisi, tüm sınıflı toplum çağlarının ideolojik kimliğinin ilkini ve temelini oluşturmaktadır. Bu mitoloji kutsal kitapların, edebiyatın ve felsefenin gelişiminin de bitmez tükenmez bir kaynağı durumundadır. Yunan felsefesi ve tek tanrılı dinler, klasik ve orta çağların ideolojik kimliklerinin tümüne damgalarını vurmuşlardır. Rönesans, reform ve aydınlanma dönemleri kapitalist uygarlığın ideolojik kimliğini oluşturan temel aşamalardır. Sosyalist ideoloji sınıfsız toplum uygarlığının ideolojik kimliği olmak istemiştir. Bütün bu ideolojik kimliklere baktığımızda, doğan ve gelişen toplum sistemlerinin ön kavgalarını yansıttıklarını görmekteyiz. Sistemlerin kaderi öncelikle ideolojik kimlik savaşında tayin edilmektedir. İdeolojik savaştan geçmemiş hiçbir toplumsal sisteme tanık olamamaktayız. İdeolojik kimlik bir çocuğun ana rahmine düşmesine benzemektedir. Sağlıklı bir doğuş ve büyüme öncelikle ana rahmindeki şekillenmeyle belirlenmektedir. Bu diyalektik gelişmeyi yaşamayan toplumlar ve uygarlıklar parçalı, yapay, ucube bir durum arz etmekten kurtulamazlar. Ana rahmindeki doğuşun sakat olması halinde bunun hayat boyu etkisini sürdürmesi nasıl kaçınılmazsa, ideolojik kimliği eksik ve sakat olan toplumsal sistemler de yaşadıkları müddetçe bunun etkisini çekmekten kurtulamazlar. Bir toplumsal sistemin gücü, dayandığı ideolojik kimliklerle yakından bağlantılıdır.

Günümüzde ideolojik kimliğin en önemli parçasını teorik çözümlemeler oluşturmaktadır. Eski toplumlarda teorinin yerini mitoloji, din ve çeşitli felsefi anlayışlar işgal ederdi. Doğa ve toplum ilişkilerinin bilimsel izahının gelişmesi, teoride de bilimsel temelde gelişmeye yol açmaktadır. Teori, değiştirilmek ve yaşanmak istenen toplum biçiminin genel değerlendirmesini ve olası akış yönünü kestirmeyi içerir. Ne kadar doğru kestirilirse, pratik gelişme de o denli sağlıklı ve başarılı olur. Uygarlığı başlatan Sümer toplumunda rahipler binlerce yıl süren tapınak çalışmalarında sistemin ideolojik kimlik işleriyle uğraşmışlardır. İlk doğuş tapınak içinde ve çevresinde gerçekleştirilmiştir. Mısır rahipleri bunu daha çarpıcı kılmışlardır. Grek felsefesinin doğuşuna yol açan ilk filozoflar ilk ciddi eğitimlerini bu tapınaklarda görmüşler; kendileri bu modellerden esinlenerek, akademi ve liseler olarak yeniden şekillendirmişlerdir.

Önder Apo

Devam edecek

Attachment