Direniş Geleneğine Sahip Çıkan Maxmur Halkı

0Shares

Ş.Rüstem Cudi Kampı diğer adıyla Maxmur Kampı Mayıs 1998 yılında Saddam Hüseyin’in verdiği arazi üzerine kurulmuştur.Arazisi  Karaçox dağlarının eteklerinde yer alan  bir çöldür . Yaşama değil, ölüme teslim edilme amacıyla bahşedilmiş bir toprak parçasıdır. Çıyanların, yılanların ve akreplerin mesken tuttuğu, suya susamış bir arazi. Mecburiyetten gelip yerleştiği bu kurak dağ yamacında neredeyse her gün bir bebeğini akreplere, çıyanlara kurban vermiş, Botanlılar. Beş yaşındaki Nujin Sidar komşudan su almaya giderken kaybolmuş. Ailesinin ve tüm kamp halkının aramaları sonuç vermemiş. Günler sonra Nujin’in cansız bedenin ulaşılmış Karaçoğ’un küçük bir vadisinde. Bugün Nujin’in adı Maxmur’da bir anaokulunda yaşatılıyor. Akranları,  ardılları unutmasın ve aynı hazin kaderi paylaşmasın diye.

Maxmur halkı daha doğrusu Türk Devleti’nin baskı ve zulmüne boyun eğmeyen özgür ruhlu kadim Botan halkı Maxmur’a yerleşmeden evvel 1994’ten 1998’e kadar Başur’e Kürdistan Hükümeti’nin denetiminde KDP ve TC’nin saldırılarından dolayı birçok kamp değiştirmek zorunda kaldı. Nehdare, Geliye Qıyamete, Bersıve, Şeranış, Ertuş, Ninova. En son Ninova’dan Maxmur’a ölüme terk edildiler. Maxmurlula ağrlıklı olarak Şırnağa bağlı Uludere ilçesinin köylerinden (Hilal, Mıjini, Nervehi, Repıni, Ziravıki), Silopi, Cizre, Çukurca ve Yüksekova halkından oluşuyor. Tek tük de olsa Bakur’e Kürdistanlı başka ailelerde kampta yaşamaktadır.

Botan halkı, 1993-1994 yıllarında faşist, soykırımcı Türk Devlet’inin PKK’yi ve Kürtleri yok etme konsepti temelinde Bakur’e Kürdistan’da gerçekleştirdiği saldırılar, faili belli cinayetler, köy yakmalar, boşaltmalar ve bunların yanı sıra halka dayatılan koruculuğu, ajanlığı ve ihaneti kabul etmeyerek onurlu yaşam yolunda yurdunu toprağını terk ederek göç yollarına düştüler, Başur’e Kürdistan’ı vatan ve kurtuluş diyarı belleyerek.

1980 yılının başlarında PKK’nin ilk silahlı propaganda grupları Bakur’e Kürdistan’ın birçok alanında PKK’yi, ulusal kurtuluş örgütünü ve mücadelesini tanıtmak amacıyla küçük gruplar halinde halk içinde çalışmalara başlamıştır. 12 Eylül 1980 faşist cunta cenderesinde teslim alınmak istenen PKK ve Kürt halkı, faşist cuntanın kirli politikalarına boyun eğmemiş, ölümüne bir direniş sergilemiştir. Amed zindanında Mazlum Doğan’ın yaktığı direniş ateşi Amed’den Botan’a, Serhat’tan Garzan’a Kürt halkının diriliş ve direniş ruhunu ve umudunu dirilten yegâne kıvılcım olmuştur.

Direniş ve serhıldan kültürüyle tanınan, bilinen Botan halkı Mazlum Doğan’ın “Yaşamak direnmektir” düsturuyla zulme baş eğmemenin, onuruna sahip çıkmanın eşsiz timsali olmuştur. 1980’lerde PKK ve militanlarına kapısını ve yüreğini açan Maxmur halkı Egit’e  (Mahsun Korkmaz) ve onun yoldaşlarına verdiği sözün takipçileri olmada hiç tereddüt etmediler… Yıllar içerisinde yüzlerce evladını bu onurlu yolda şehit verirken bir an olsun bile küçük bir kuşkuya kapılmadan mücadeleye devam ettiler.

1984’de Egit öncülüğünde Eruh’ta atılan ilk kurşun sadece Maxmurlu-Botanlı Kürtleri değil tüm Kürdistanlıların özgürlük umudunu yeşerten, dirilten bir meşale oldu. Sömürüye, köleliğe, asimilasyona, baskıya ve en önemlisi de kendi olma ve yeniden onurlu yaşam umudunu filizlendirdi, bu meşale. 15 Ağustos 1984’ün bu ilk kurşunu; ruhunun ve belleğinin derinliklerinde özgür yaşam sevdalısı bu dağlı halkı ölüm uykusundan uyandırdı. Üzerindeki bu toprağı atarak yediden yetmişe yeni yaşamı ve mücadeleyi kucakladı. Artık iyi biliyordu ki dilini, kültürünü, geleneğini ve inançlarını korkmadan, sinmeden, ne olacağım kaygısını yaşamadan çağdaş Kawa Mazlum Doğan’dan aldığı cesaret ve yaşam tutkusuyla Newroz halaylarına duracaktı. Botan’lı Maxmur’luların direniş ve mücadele ruhunu dirilten ve yirmi yedi yıldır hiç sönmeden alevlendiren PKK’nin öncü militanı olan M. Doğan’dan aldıkları bu eşsiz direniş ve yaşam ruhudur. Mazlum ve yoldaşlarından aldıkları bu tarihi mirasla bugünde yaşama onurunu ve mücadelesini vermekteler.  Hiçbir yaşam ve gelecek kaygısı yaşamadan tarihin ve anın sorumluluklarına cevap olmanın bilinci ve farkındalığıyla yaşamakta ve mücadele etmekteler. Düşmanın tüm komplo, imha ve soykırım politikalarına rağmen ayakta ve dünyada eşine az rastlanır bir biçimde mücadeleye devam etmekteler. Maxmur halkı faşist, soykırımcı TC devletinin ve işbirlikçilerinin imha ve soykırım politikalarından toplumsal varlığını ve kimliğini korumak amacıyla göç yollarına düştü. Ya evini, barkını köyünü terk ederek onurlu, özgür yaşam tercihinde bulunacaktı ya da teslimiyeti kabullenerek soysuzluğun dehlizlerinde,  sömürge metropollerinin karanlık varoşlarında yitip gidecekti. Onlar ise teslimiyeti kabul etmeyerek yakılan, küle dönen evlerinin, köylerinin kapkara dumanlarının arasında göç yollarına düşeceklerdi; yüreklerinin isyanına dönüşen gözyaşları ve dinmeyen ağıtlar eşliğinde. Gelecek özgür yaşamın ve yarınların umudu Mazlum’un ve Egit’in direniş ruhuydu bu belirsiz yolculukta onları ayakta tutan.

Başur’da da düşmanın ve işbirlikçi ihanetçilerin laneti peşlerini bırakmadı. Çıkarları için ihaneti ve onursuzluğu yaşam amentüsü belleyenler Maxmur’lulara saldırmaktan vazgeçmediler. Her gün yeni yaşam alanlarına, derme çatma çadır ve kulübelerden oluşan kamplarına saldırdılar. Bir gün olsun rahat bir nefes almalarına müsaade etmediler. Kadın, çocuk, yaşlı demeden insanlara saldırdılar. Onlarca Maxmur’lu KDP’nin saldırıları sonucu hayatını kaybetti, sakat kaldı. Yaşam ihtiyaçları talan edildi, hayvanlarına el konuldu ama buna rağmen Maxmur’lular teslim alınamadılar. İhanette sınır tanımayan KDP iki kardeşin kafasını kesip Türk Devleti’ne teslim etti PKK’li militanlardır diyerek.  En son Ninova kampında Maxmurlulara erzak ambargosu uygulayarak teslim almak istediler. O günlerde halk iki kamp şeklinde araziye yerleşmişti. Daha ilk günden itibaren asayişten mahkemeye, okuldan meclise, kadın özgün örgütlenmelerine kadar örgütlü bir yaşam kurdular kendilerine. Saldırı ve katliamlarla kamp halkını teslim alamayacaklarını, örgütlü yaşamlarını dağıtamayacaklarını anlayan işbirlikçi ihanetçi güçler, erzak ambargosu ile halkı terbiye edip teslim almaya çalıştı. Bir kampa sınırsız erzak girişini sağlarken akrabaları olan diğer kampa erzak ambargosu uygulayarak ekmek yemekle teslim alacağını sandı. Maxmurlular aylarca palamut  yiyerek  hayata tutunmayı başardı ve teslimiyeti kabul etmeyerek tüm kirli oyunları boşa çıkardı.  Sömürgeci, işbirlikçiler güçler tarihten ders almamış olacaklar ki aynı kirli oyunları 2019 Temmuz’unda yeniden yürürlüğe koydular. Kamp halkı,  iki yıldır hiçbir gerekçe gösterilmeden KDP ve TC’nin kirli oyun ve planları çerçevesinde ağır ambargo koşullarında kimliğinden taviz vermeden yaşam mücadelesine devam etmektedir.

Ambargodan kaynaklı son iki yıl içerisinde onlarca hamile kadın bebeğini kaybetti. İzin verilmediğinden dolayı onlarca insan Hewler’e tedavi için gidemediğinden yaşamını yitirdi. İnsanlar çalışmadıkları için ekonomik sorunlarla yüz yüze geldiler. Bu nedenle can ve yaşam güvenliklerinin olmadığı tehlikeli yerlerde sağlıksız koşullarda çalışmak zorunda kalıyorlar. Bu tehlikeli yollarda dört genç kaza sonucu hayatını kaybetti.

Maxmur’da genç nüfus ağırlıkta. Anaokulundan liseye kadar üç binden fazla öğrencisi bulunmaktadır. 2004 yılında Başur Hükümetiyle yapılan bazı görüşmeler sonucunda lise mezunlarının Hewler’de üniversite okuma imkanı tanınmıştı. Böylece yüzlerce genç çok zor koşullarda ve dil (soranca) bilmemesine rağmen üniversiteyi bitirdi. Fakat hiçbirine çalışma imkanı sağlanmadı, çünkü hepsinin bir PKK’li ve onurlu Kürt olma kimliği var. Son üç yıldır hiçbir Maxmurlu genç Başur üniversitelerine kabul edilmemektedir. KDP, bu gençleri kendisi için potansiyel tehlike ve güç olarak gördüğünden eğitim haklarını ellerinden alarak uluslararası bütün kanunları çiğnemektedir.

BM nezdinde siyasi bir kamp statüsünde olan Maxmur’a ne yazık ki BM’de sahip çıkmayarak halkı KDP ve bölgesel hegemonik güçlerin kirli politikalarına terk etmiş durumda. O da bu genç nüfusa ve beyinlere ne bir destek nede bir umut vermektedir. Halkı kendi kaderine terk etmiş durumda. Bu nedenle her gün faşist soykırımcı TC’nin saldırılarına uğrayarak evlatlarını yitirmektedir. Dünyayı korkunç saldırı ve katliamlarıyla korkutan, KDP ve Barzanileri ininden çıkamaz hale getiren DAİŞ saldırılarına karşı koyan Maxmur halkı ve onların direniş ruhundan ilham aldıkları ölümsüz evlatlarıydı. Maxmurlular ve evlatları olmasaydı belki de bugün KDP ve Barzanilerin esamesi bile okunmazdı. Ama ihanetin ve onursuzluğun dehlizlerinde kendini kaybeden Barzani ve KDP’si bu hakikati çok çabuk unutarak faşist TC ve diğer bölgesel ve uluslararası hegemonik, sömürgeci devletlerin politikalarına çanak tutmakta ve onlardan geri kalma korkusuyla ileri atılarak en vahşi politikaları Maxmur halkına karşı yürütmektedir. İnsanları tutuklamakta, zindanlarda zehirleyerek öldürmekte, aşağılamakta şantaj ve tehditle insanları korkutarak kendi kirli politikalarına alet etmek istemektedir. MİT ile iş birliği halinde tüm özel savaş politika ve yöntemleriyle halka saldırarak teslim almak ve kampı dağıtmak istemektedir.

Ölüme terk edildiği bir çölü emeği ve alın teriyle  bir vahaya dönüştüren Maxmur halkı, nasıl ki 27 yıl evvel sömürgeci Türk devletinin soykırım politikalarına boyun eğmeyip direniş ve özgür yaşam saflarını canı pahasına seçtiyse bugünde kendisine ait olan öz dinamikleriyle tüm bu kirli politikaları çok bilinçli ve örgütlü bir şekilde alaşağı etmektedir. Demokratik   Konfederalizm ekseninde gençlik, kadın ve genelde  tüm kamp halkı öz gücü ve iradesiyle kendini yönetmeyi ve sorunlarını demokratik zeminlerde  politik ahlaki değerler çerçevesinde  çözmeye ve kendini savunmaya devam etmektedir. Uzun yıllardır zor koşullarda emek ve çabayla elde ettiği birikim ve tecrübeleriyle ezilen, sömürülen ve kendi olma mücadelesi vermek isteyen kadınlar ve halklar için önemli bir deneyim ve sistem ortaya çıkarmıştır. Reber APO’nun demokratik, ekolojik  ve kadın özgürlükçü paradigması ekseninde yürütülen mücadele demokratik, ahlaki ve politik bir toplumun, düşmanın tüm soykırım ve özel savaş politikalarını nasıl alaşağı ettiğini, boşa çıkardığını en sade, en gelişkin örneği olmaktadır. Bunları belirtirken hiçbir toplumsal sorun ve yetersizliğin yaşanmadığını söylemiyoruz. Maxmur halkı komünal değerlerin yanı sıra aşiret değer yargı ve yaşam ölçülerini derinden yaşayan bir toplum. Bu nedenle demokratik komünal değerler kadar gelenekse ve aşılması gereken değer yargılarını da içinde barındırmaktadır. PKK’nin ideolojik çizgisi Reber APO’nun yaşam ve mücadele felsefesi ekseninde komünal toplumsal değerlerini açığa çıkartıp diriltirken diğer yandan geleneksel ve hegemonik güçlerin dayatmaları, saldırılarının da farkında. Bu nedenle yaşamın her anında bunlarla nasıl mücadele etmesi gerektiğinin bilincinde ve farkındalığıyla hareket etmekte ve ediyor.

 Tilda Ruken

Attachment