Bahara Yaşam Gücü Kadar Güçlü Ve Canlı Karşılık Verelim

0Shares

Baharın Nisan ayı, canlanmanın alabildiğine hızlandığı ve yaşamak isteyenlerin büyük bir tutkuyla kendini aştığı ve anlam bulduğu birçok canlının yaşam günleri oluyor. Yıllardır bizde böyle Newroz günleri, Nisan günleri, ulusal çözümlenmeyi, onunla birlikte diriliş, yaşamı geliştirmeyi temel görev bellediğimiz günler oldu ve halen üzerinde duruyoruz.

Direnme tarihimizde önemli bir aşamayı teşkil eden 1987 Mart ve Nisan çözümlemelerinde de benzer bir başlangıcımız vardı. Değişik biçimlerde, onun 1985-86 karşılanışı anlamlıdır. Daha da geriye gidebiliriz. 30 Mart Kızıldere şehitlerinin anısına bağlılık ve protestomuz, 7 Nisan’da tutuklanmamız vardı. Daha o zamandan beri baharın, çok önemli, anlamlı karşılandığını gösteriyor. 1974-75 baharları yaşama özgürce ve iddialı yaklaşmayı denedik. Başkentte imhamızın planlanıp hayata geçirildiği, Ankara’da tam bir Kürdistan bilinciyle ayrılışımız ve özgürlük tohumlarını bu aylarda serpmemiz söz konusudur. Hem düşüncede, hem pratikte 1976 ve 77 bahar ve Nisan ayları epey anlamlıdır ve çok önemlidir.

1977 ve 1978 partiyi ilan etme ve onu yaşatmanın çarelerini oldukça düşündüğümüz Mart-Nisan ayları söz konusudur. 7 Nisan 1979’da Ferhat Kurtay’la Mardin’e geldik. Bizi yepyeni bir süreçle karşılayan bir bahardı. Onun verdiği canlanma, iyimserlik duygu ve düşünceleriyle çıkış yapmamız söz konusudur. Yine 1980-81’i bu sahada karşıladık, düşmanın büyük imha yönelimini, 1980’in o ilk anlamlı eğitim birliğimizi hazırlayıp Kemal Pirlerin komutası altında yola koyduk. 1982-83’te kapsamlı bir biçimde tekrar ülkeye yönelmemizin baharını yaşadık ve Botan’a yöneliş, 1984-85’le bilindiği üzere, 15 Ağustos Atılımı’nın ertelenemez, anlamlı baharıydı. Hem de 1985’in sonuçlarını mutlaka başarıyla getirmenin ağır sorumluluğuyla karşılanması söz konusuydu. Agit arkadaşla yakın ilişkimiz altında 1985 Newroz’unu karşılamamız söz konusuydu ve bizzat kaleme aldığı Newroz umuduyla başlamıştık.

Böyle anlamlı bulunan Nisan karşılamamız var. Kimler ne kadar anlayıp hakkını verdiler? Herkesin kendine soracağı bir sorudur. Biz yaşamaya saygılıyız, yaşama saygısı olmayanların herhangi bir yaratıcılığından, üreticiliğinden bahsetmek zordur. Bizim için yaşamın neredeyse başına yıkıldığı bir halk gerçekliğiyle, bahar müjdesi gibi yaşamı müjdelemek çok önemlidir ve böyle olduğunu göstermeye çalıştık.

Halen gerçeğimize bireysel tutkularınız, egoizminiz korkunç çaresizliğiniz, yaşama ters düşmüşlüğünüz yansıyor. Sözüm ona bayramlara hazırlanıyorsunuz ama, bayramların hiçbir anlamını bilmeden bir katılımınız oluyor. Kendine saygıyı yitirmemek çok önemli! Her yetersizlik bir saygısızlıktır, her yaşamaya hakkını vermemek tüm kötülüklerin kaynaklandığı durumu yaşamaktır, durumu böyle olanların da yaşamına saygı gösterilmez. Onlar istedikleri kadar demagojik davranışlar sergilesinler, istedikleri kadar çalıp çırpsınlar, siyaset dilinde, yiğitlik, mertlik gerçeğinde onlar beş para etmezler. Hiç bir kurnazlık, sahtekarlık bu gerçeği değiştirmez, lafazanlık, körce pratik bunu başka türlü göstermeye yetmez.

Bütün çabalarımıza rağmen, yiğitlik yaklaşımları çok sınılırdır, kurnazlık, ölüm kokan davranışlar, ucuz yaşama göz dikenler veya en önemlisi de yaşama ilgi duymayan, yaşama karşı saygısızlıklar çok fazla. Bir komutaya hakkını vermenin tutkusunu, onun coşkusunu görmeyi çok istiyorum. Mumla arasan ya bir tane bulursun ya bulamazsın, ama onunla oynayanlar hem de en anlaşılmaz, en anlamsız biçimiyle sayısız görebilirsin. Bunlar gerçeğimizi ifade eder. Biz böyle olmamanın kavgasın veriyoruz. Ben halen bu noktada, bu direniş kahramanlarının çok anlamlı olduğunu görüyorum en özlü davranışların böyle gösterildiğine inanıyorum. Özlü olanların büyük eylemleri oluyor, fakat böyle değil de daha anlamlı, daha uzun vadeli bir savaşımla gösterselerdi diye hayıflanıyorum.

Övünmek gibi olmasın ama, bildim bileli kendimi çok zorlamama rağmen, yeterlilik sınırlarını tutturmaya büyük tutkuluyduk, yeterli iş yapmak, yeterli okumak, yeterli koşmak yeterli bilmek ve gerçekten bu tam da insana saygının kendisi oluyor. Çok az ağladığım oldu, ağladığım yerlerde de bir yetersizliğimin olduğunu gördüğümde onu gidermeye, büyük bir öfkeye dönüştürerek karşılık verdiğimde hatırlıyorum. Ağlamam koca karıca değildi, yetersizliğimi gidermenin öfkesiydi. Böylesi daha doğru oluyor ama, çoktan yetersizliklerle kendinizi büyüttüyseniz, gerçekleştirmeniz zor oluyor. Neden kendi işini en güzel, en doğru yapmıyorsun. En hayati konularda bile niye en güzel söz ve eylemi tutturamayacaksın? Çok mu zenginsin, çok mu iş yapmışsın? Yok! Hepiniz Allah’ın fukarasısınız!

O görkemli dağlarda baharı karşıladığınızda acaba ne kadar güzellik aklınıza geldi, onun savaşla bağlantısı, onun da insanımızın yetiştirilmesiyle, hazırlanmasıyla ilişkisi ne, kadar aklınıza geldi, ruhunuzu sardı belli değil. Daha sonra karşımıza çıkıp da “ben şöyleyim, böyleyim” demek fazla anlamlı değil. Ben yiğitliğin de gerekli olduğuna inanıyorum, alçaklığın ne kadar egemen yaşam biçimi olsa da, ne kadar kendini örtme imkanları olsa da, günün geçerli tek yaşam biçimi diye kabul görse de, esefle, lanetle, büyük bir inatla ona karşı direndiğimi belirtmeliyim. Boyun eğmeyeceğimi, eğmediğimi çok iyi vurgulamalıyım. Onlar siz olabilirsiniz ben olmayacağım, kendime karşı böyle bir şeref sözüm de var.

Yaşamaya büyük saygı duyuyorum, fazla yaşamasak da yaşama saygı gerektiğini, saygı göstermek için de hemen her düzeyde büyük yeterliliği yakalamak şartı olduğunu biliyorum. Onun için bu şartlara sahip değilseniz, saygı ve sevginin şartlarına fazla talepte bulunmayın. Öncelikle gerekli olan saygıdır, ondan sonra bir şeyler isteyin. Ben halen çok sınırlı bir saygı durumuyla uğraştığım için, kendim için hiçbir şey istemiyorum. Bütün ulaşmak istediğim biraz saygılı olabilmeyi, etrafıma, dostuma, düşmanıma gösterebilmektir. Kolay değil, bu kadar alay konusu olmak, bu kadar inkar konusu olmak, bu kadar insanlık yoksulu olmak kolay değil.

Siz iyi çocuklarsınız veya bir çırpıda ölürsünüz de, ama bütün bunlar saygı yaratmıyor, düzey tutturulamıyor, sadece ölünüyor. Çok çaba harcıyorsunuz, bu çabalar yüksek değer ifade etmediği için, onunla birlikte sizi götürüyor. Yetersiz çabalar, anlamsız çabalar! Benim çabalarımın anlamı sizi saygılı bir duruma getirebilmektir. Ama ne kadar başarıyoruz ayrı bir mesele. Benden mi kaynaklanıyor, sizde mi kaynaklıyor tartışılabilir.

Nasıl da bu yaşamı kendinize yakıştırdınız? Hep kendime sorduğum bir soru da budur; nasıl da sıkılmadınız, böyle yaşamaya güç getirebildiniz. Halen ben, yaşam utancını tam üzerimden kaldırmış değilim. Ele-güne rezil olmamak için ancak kendimi biraz ayarlayabilmişim. Halkımızın dengelerini yitirmemeye çalışıyorum veya onun çok yitirilmiş olan saygı durumunu oluşturmaya çalışıyorum. Fakat burada da bütün bu çabalara rağmen veya başarı gibi gösterilmeye rağmen kendimizi şiddetli sorguluyoruz. Bu kadar diri tutmaya çalışmamızın nedeni; kendimizi halkımızın saygılı yaşamına ilişkin durumunu, dengesini acaba bulabilecek miyiz sorusundan ötürüdür.

Bazıları yetmiş yaşına gelmişler, geliyorlar, çocuklardan beter durumdalar. Atmışlar kendilerini, ağlanacak hallerine gülüyorlar, gülünecek hallerine ağlıyorlar. Bunlar yiğitlik değil. Bir militan kişilik böyle olmamak durumunda. Onu yakalamak öyle sandığınız kadar ne kolaydır, ne de sizin gibi olmaz. Siz belasınız. Umudu diri tutmak, umudu yaşanılır kılmak, ciddi bir meseledir. Ben yaşamım boyunca çok az ağladım ve niçin ağladığımı da söyledim. Sizin günlük mesleğiniz sızlanmak. Birey olarak onuru kurtarmasak da, o bir şey değil. Hepiniz benden güçlüsünüz. Mesele bir halkın denge durumunda bunları yaşamaktır. Onun yaşayan bir umudu, saygı düzeyini yürütebilmektir. Yoksa birey olarak ilginçsiniz.

Sorumluluğumuz var, ne de olsa bu kadar kişiyi çağırmışız. Sorumluluğumuzun gereklerini müthiş yapıyoruz da. Elden gelen budur denir veya daha da fazla elden gelmesi için bir çok şey yapılmaya çalışılır, biz de onu yapıyoruz. İsterdik ki, sıradan bir hizmetçi gibi bazılarına hizmet edelim, onlar bir şeyler yapsınlar, ama hiç yok. Ben yıllarca bunu bekledim, halen de yaptığım aslında bazılarına hizmet etmektir. Kendime fazla resmi önderlik payı biçmiyorum. Son çözümlemelerde sanırım çok ilginç durumlar sergilendi. Herhalde onların üzerinde durmaya çalışıyorsunuz. Bence kritik yerlerini daha derinliğine görmekte yarar olabilir.

Kendi tarz, yönelim gerçeğimi çok yönlü, ilk defa bu kadar derli-toplu, yoğun bir biçimde ortaya koymamız söz konusu ve hepsi de bir tartışmaya açıklık kazandırmak içindir. Ne kadar anlayabildiler? Savaşmaya geliyoruz, yaşamaya geliyoruz diyenlere büyük bir tartışma platformu açtık, bütün alt-üst yapısını adeta oluşturduk, ama yine de bilgi sınırlı, katılım zayıf, sonuç alıcı olmaktan uzak. Çok çarpıcı ortaya koyduk. Saygılı olmayı elden bırakmamaya çalıştık. Bunu biraz gösterdik. Halkımızın şu anda umutları diridir, asla onu tehlikeye sokmadık. Pratik savaşın olanaklarını da asla eksiltmedik, biz onun büyük sorumluluğunu duyduk.

Kendime ne özgün bir yer vermek, ne de “yapamıyorum, edemiyorum” deyip tek bir serzenişte bulunmayı yakıştırmadım.  Bu saygıyı ifade ediyor. Ama çevremde de bunu layıkıyla karşılayanların pek büyük bir hassasiyetle ve yoğunca geliştiğini söyleyemem. Fakat var gibi gözüküyor, “böyleleri gelişebilir” imajını verenler az değil, ama geçmiş pratik gösteriyor ki, çok temkinli olmak gerekir ve fazla aldanmamak bu konuda daha derinden ve temkinli olmak gerekiyor. Görünüşe veya kendini öyle gösterene iyi niyetli, yolu açık tutmayı da elden bırakmamak fazla aldanmamak gerektiğini biliyoruz.

Vatana bağlanmayanın dinini tartıştık, insanlığa anlam veremeyenin dininin ne anlama gelebileceğini tartışmaya sokmaktan tutalım en bireysel veya en ilkel güdülerin yaşamda bir yeri olacaksa onun neye bağlanması gerektiğini ortaya koyduk. Açlıkla savaş bağlantısı, sigarayla savaş bağlantısı, cinsellikle savaş bağlantısını ortaya koyduk. Allah düşüncesiyle savaş bağlantısını belirttik, herkesi sorguladık, ölümle savaş bağını açımladık. Bir bireyde ne varsa onu bağlantılarını ortaya koyduk, güzel yaptık. Kendini gizlemeye çalışan, korkunç düşürerek yaşamaya çalışanın veya düşürtmeye çalışarak yaşamak isteyeni açığa çıkarttık, güzel yaptık. Bunun iyi bir iş olduğuna inanıyorum.

Bazıları mutlak anlamda gerçeklerle alay etmeyi marifet bilirse, onun her türlü soysuzluğunu, yüzsüzlüğünü gösterirse, bana düşen tersini kanıtlamaktır. En temel insani özellikleriyle, insan değerleriyle çelişmeyi marifet bilirse, onunla alay ederse, bana da düşen onun tersini kanıtlamaktır. Onu yaptık, güzel yaptık… Günümüzün biraz da yiğitliği budur.

Bunu Ortaçağda kılıçla, Romalılar da parayla gösterdiler. Biz daha değişik bir tarzda göstermeye çalıştık. Bize ne dayatıldı? Yalnız bu bahara gelişte kış boyu dayatılanları göz önüne getirdiğimizde, namertliğin nasıl zorla dayatıldığını, alçaklığın yine nasıl çok yönlü dayatıldığını gördük. En temel değerlerle oynayarak, en yüce kavramları, tutkuları en tehlikeli biçimlerde kullanarak kendini dayatanları gördük. Bütün bunlara boyun eğmedik, çok yerinde hamlelerle yerinde karşılık verdik. Biz baharı böyle karşılıyoruz. İster hesabınıza gelsin, ister gelmesin; ister sahtekarca dayatın kendinizi, ister anlamlı bir çıkışınız olsun; hepsine hazırlıklıyız. Kesinlikle sandığınız gibi kolay aşılacak, kullanılacak bir durumda değiliz veya ağlanarak-sızlanarak karşılanacak bir gerçek de değiliz.

Bazı büyük şehitler de bize hep bu baharda güç veriyor. Ben onlara büyük minnettarlık duyduğumu belirtmeliyim. Özellikle en son Newroz şehitlerine şükranlarımızı belirtmeliyiz. Şüphesiz onlar güç veriyorlar. Fakat esas olan kendi gücümüzü de ortaya çıkarmaktır, biz hiçbir zaman başkaları “şöyle adam olursun, böyle yapmalısın” derken kendi halimizi görmezlikten gelmedik, “iyi söylüyorsun, tam da öyledir” deyip kendimizi dogmalara boğmadık. Büyüklerin sözünü her zaman can kulağıyla dinledik, ilgi duyduk, fakat “doğru olmayabilir” sorusuna da açıklık getirdik.

1997 NİSAN

Önder APO

Attachment