3)İslamiyet: Abbasi Dönemi

0Shares

Emevilerden sonra Abbasiler dönemi başlar. Abbasiler dönemi, İslamiyet’in olgunlaşma dönemidir ve beşyüz yıldan fazla bir süre hüküm sürerler. İmparatorluklarının topraklarını daha da genişlettikleri gibi İslamcılığı Çin, Sibirya, Afrika’nın derinliklerine ve İspanya’nın iç bölgelerine kadar taşırmışlardır. Abbasilerle birlikte Türk ve Farslarında İslam devleti içinde rol oynamaya başladığı ve önemli görevler üstlendiği, etkin olmaya başladıkları dönem de başlar. Aynı zamanda Türklerin tarih sahnesine çıktıkları süreçtir de. Abbasilerin yayılması ve topraklarını genişletmelerinde Türk gruplarının ve Farsların büyük destekleri, katılımları olur. Özellikle Türkler bu süreçte kendilerine konumlanacakları toprak parçası bulmak, ganimetlerden fayda sağlayabilmek, bir statüye kavuşabilmek için Abbasi orduları içerisinde yer almış, paralı asker olarak çalışmış ve bilindiği gibi bu süreçte Müslümanlaşmışlardır. Farslar ise Abbasi devlet yönetiminde büyük katkılar sağlayarak, aynı zamanda maddi ve düşünsel katkılar sunarak gelişmelerini sağlamışlardır.

Abbasiler dönemi aynı zamanda İslamiyet’in bilimsel ve felsefik alanda hamleler yaptığı, bu tarz çalışmaların yoğunca geliştiği dönemdir. Grek filozoflarının eserleri Arapçaya çevrilir, bununla birlikte Aristo ve Platon’un görüşleri devlet yönetiminde esas alınır. Din, bilim ve felsefeyle iç içe geçirilerek gelişim sağlanır. Her anlamda Doğu Batı’nın önündedir, Abbasi İmparatorluğu 750’den 1258’e kadar hüküm sürer ve özellikle 800’lerden 1200’lere kadar adeta tüm dünyada feodal uygarlığın merkezidir. Ortadoğu’da her anlamda gelişme vardır, bilimde, felsefede, teknikte en fazla gelişmelerin yaşandığı dönemdir. Bu nedenle Abbasiler dönemi için İslamiyet’in altın çağı denilmektedir. Çünkü İslam uygarlığında düşünsel gelişmelerin en fazla yaşandığı dönem Abbasiler dönemidir. İbni Rüşt, İbni Sina, İbni Haldun, Farabi gibi filozofların çoğu bu dönemde çıkar. İslamiyet içerisindeki bu bilim ve felsefe hamlesi, Ortadoğu’nun çok ciddi anlamda gelişim kat etmesini getirir. Maddi ve manevi kültür büyük bir gelişim içerisindedir, düşünsel gelişim toplumsal gelişimi de daha fazla hızlandırır. Zenginlik ve ihtişam çok dikkat çekicidir.

Haçlı Seferleri denilen, Avrupa’nın Ortadoğu’nun değerlerini kendisine taşırdığı ve gasp ettiği harekâtlar bu dönemde gelişir. Çünkü birincisi, Ortadoğu maddi olanaklar açısından çok zengindir, ikincisi, düşünsel olarak gelişkindir, üçüncüsü ise tekniki gelişmeler açısından Batı’nın önündedir. Bu nedenle Haçlı Seferleri başlar. 1096-1072 yılları arasında dört Haçlı Seferi düzenlenir. Haçlı Seferleri Katolik Kilise’sinin ve Papa’nın çağrısı ve vaatleri üzerinden gelişir. Hristiyanlık adına, Ortadoğu’yu, Doğu’yu Hristiyanlaştırma adına bu seferler düzenlenir. Fakat bu seferlerin esas amacı Ortadoğu’nun maddi ve manevi zenginliklerine el koymak, gasp etmek, her üç din için kutsal sayılan Kudüs’ü ele geçirmek, aynı zamanda Heretikleri kontrol altına almak ve Avrupa’yı içinde bulunduğu krizden kurtarmaktır. Bu Haçlı Seferleriyle birlikte Ortadoğu’nun ve genel olarak Doğu’nun birçok maddi ve manevi birikimi Avrupa’ya taşınmıştır. Avrupa bu seferler yoluyla taşıdığı birikimler, değerler üzerinden yeni bir yön kazanmış, maddi ve manevi yaşamına ivme kazandırmış ve gelişim sağlamıştır. Zihinsel değişim dönüşümünü bunun üzerinden sağlamıştır. Haçlı Seferleri tam olarak kilisenin planlandığı ve düşündüğü tarzda sonuçlar getirmese de, Avrupa’nın gelişimine, ilerlemesine büyük bir basamak oluşturmuştur.

Ortaçağ olarak nitelendirilen bu dönemlerde aynı zamanda hem İslamiyet içerisinde hem de Hristiyanlıkta karanlık bir dönem baş gösterir. Hristiyan dünyasında bilim-felsefeyle uğraşanlar bir süreden sonra sapkın, din karşıtı olarak adlandırılırlar, aynı şey İslamiyet’te de olur. Bilim ve felsefeyle uğraşma dinden çıkma olarak ele alınır ve kâfir olarak adlandırılır. Bu daha çok 12. yüzyılda İmam Gazali’yle başlar. İmam Gazali içtihat, yani düşünce kapılarını kapar, felsefik düşünce ve sorgulamaların dine ters düştüğünü söyler. Din felsefeyle yorumlanamaz, der. Hâlbuki İbni Sina, ibni Rüşt, İbni Haldun, Farabi ve benzeri filozoflar Allah’ın varlığını felsefik temelde mantıkla kanıtlamaya, din ve mantığı, din ve felsefeyi birleştirmeye çalışırlar. Antik Yunanda da Aristo ve Platon bu şekilde devlet felsefesini oluştururlar. İbni Rüşt, İbni Haldun vb.’leri de İslam içerisinde bunu geliştirmeye çalışırlar. 12. yüzyılda İmam Gazali İslamiyet içerisinde felsefik çizginin önünü alır. Bundan sonra Ortadoğu’nun gerileme ve düşüş dönemi başlar. Bu, artık İslamiyet’in giderek Ortadoğu’da katı dogmatik bir inanç kalıbına dönüşmesini getirir.

Bu dönemlerde Hristiyanlığın da benzer süreçler yaşadığını belirtmiştik. 1400’lü yılların sonlarına doğru Avrupa’da Katolik Kilisesi’ne bağlı engizisyonlar kurulur ve bu engizisyonlar 17. yüzyılın sonlarına kadar sürer. Sayıları halen net olmamakla beraber bu engizisyonlarda üç yüz bin insanın katledildiği belirtilir. Cadı olarak nitelendirilen hekimlik ve doğa güçleriyle ilgilenen bilge kadınlar, yine Simyacılar denilen değişik bilim dallarıyla, doğasal elementlerle uğraşanlar ile değişik dinsel öğretilere sahip olan ve Hristiyanlarca sapkın olarak nitelendirilen Heretikler, engizisyonun temel hedefi olurlar. Binlerce insan katledilir, giyotinle binlerce insanın kafası uçurulur, en vahşi tarzda işkenceler gerçekleştirilir, kazığa oturtmalar, diri diri yakmalar, suya atıp boğdurmalar yaşanır; bu insanların katledilmesi Avrupa’da cadı avı adı altında gerçekleştirilir.

Tüm bunlar hem İslamiyet’i hem de Hristiyanlığı özünden iyice uzaklaştırılır. İbni Sina, İbni Rüşt vb. filozoflar kâfir olarak ilan edilirler. Hâlbuki esasta bu filozofların da yaptığı tanrının mantıkla ispatlanmaya çalışılmasıyla uygarlık sisteminin kalıcılığını ispatlamadır, Aristocu düşünceyle geliştirmeye çalıştıkları esasta budur. Fakat bu bile kâfir olarak ilan edilmelerine engel olamaz. Avrupa’da Galileo “dünya dönüyor” dediği için sapkın, kâfir ilan edilir; engizisyonda sözünü geri alır, ama sonrasında “söylesem de söylemesem de dünya dönüyor” der. Yine Bruno, evrenin sonsuz ve evrende dünyadan başka birçok gezegen olduğunu söylediği, o güne değin hâkim olan, kabul edilen Aristocu evren anlayışını aştığı için engizisyon tarafından sapkın ilan edilerek diri diri yakılır. Ölüm kararı kendisine bildirildiğinde ise “ölümümü bildirirken siz benden daha çok korkuyorsunuz” der ve geri adım atmaz. Bilim ve düşünceyle uğraşan insanlar genel olarak büyük baskı ve zulümlerle karşılaşırlar.

Esasında İmam Gazali’den önce de İslamiyet içerisinde farklı düşüncelere, arayışlara kapalılık yine vardır. Fakat İmam Gazali’yle birlikte bu daha fazla derinleşmiştir. İmam Gazali öncesi katledilen Hallac-ı Mansur bu duruma bir örnektir. Hallac-ı Mansur 900’lü yıllarda insan gerçekliğini, hakikati açığa çıkartmaya çalıştığı için düşüncelerinden dolayı yargılanmıştır. “Enel hak” yani hakikat benim deyişiyle, hakikatin insan gerçekliğinde aranması gerektiğini, yaratıcılığın insana has olduğunu ifade ettiği ve insan ile tanrı gerçekliğini birleştirdiği için Alllah’a şirk koşmakla suçlanmış ve derisi yüzülerek katledilmiştir. 12. yüzyılda katledilen Sühreverdi vardır bir de. Sühreverdi sezgi gücüyle, içindeki ışıkla tanrıya ulaşabilirsin demektedir. İnsanın içindeki güçle kendini bu ışığa ulaştırabileceğini belirtir. Sühreverdi’nin görüşleri ışıkçılık (işrakilik) olarak bilinir. Düşünceler arasına fark koymaz, fakat içindeki güçle tanrıya ulaşabileceğini belirtir. Düşünceleri sapkınlık olarak nitelendirilir ve işkenceyle katledilir. Tüm bunlar İslamiyet içerisinde, Ortadoğu’da felsefik düşüncenin ortadan kalkmasını, özgür düşünceye ket vurulmasını getirir.

Tüm bunlara rağmen İslam toplumları içerisindeki hakikat arayışları sürer. Bu arayışların bir sonucu olarak fenafillah felsefesi gelişir. Fenafillah, kendini tanrı hakikatinde, tanrı aşkında, hakikat aşkında eritmedir. Bir Vahdet-i Vücut kavramıdır ve Vahdet-i Vücut yaratanla yaratanın birliğini, ikisinin aynı kaynaktan geldiğini savunur. Varlık sadece birdir ve bunun dışındaki diğer varlıklar bir’in sadece yansımalarıdır. Fenafillah düşüncesi de buna dayanarak gelişmiştir ve bu düşünceye göre insan kendini hakikatiyle bütünleştirmeli, kendini kendi hakikati içerisinde eritmelidir. Aslında katledilenlerin dile getirdikleri de budur. Egemenler ve yobaz din alimleri bu düşünceyi dine, Allah’a karşı bir düşünce olarak görürler ve bu nedenle bu insanlara çok büyük baskılar, işkenceler uygularlar.

Haricilerden söz etmiştik, Hariciler içerisinde de belirli düşünceler gelişmiştir. Bugüne kadar da Ortadoğu’da ve Afrika’nın bazı yerlerinde varlıklarını farklı biçimlerde sürdürmektedirler; isimler, biçim değişmiştir, ama öz olarak hala varlıkları bir şekilde devam etmektedir. Günümüzde Umman’da büyük bir çoğunluk Haricilik görüşünü benimsemektedirler, bunun dışında Cezayir, Tunus, Afrika’nın bazı bölgelerinde Hariciler bulunmaktadır. Bunlar İslamiyet’in esas çizgisini temsil ettiklerini iddia etmektedirler. 11. yüzyılda İsmaililik mezhebi temelinde çıkış yapan Hasan Sabbah aslında Haricilerin bir koludur. İktidar İslam’ı tarafından saptırılarak, kurduğu harekete Haşhaşiler denilmektedir. Esasında Hasan Sabbah hareketinin güçlü bir irade gerektiren eylem tarzlarından kaynaklı karalamak amaçlı Haşhaşiler denilmiştir. Mesela PKK’de gelişen eylemleri, iradeyi, düşünceyi, kararlılığı saptırmak için de çeşitli iddialar, karalamalar gelişmektedir, yapılan fedai eylemler ve yine güçlü eylemsellikler için ‘beyinleri yıkanmış, şu veya bu yapılmış’ tarzında hakikati saptıran, gerçekliği gizleyen değerlendirmeler, yorumlar gelişmektedir. Hasan Sabbahçıların eylemselliklerinde de esasında büyük bir inanç, irade, aşk vardır. Eylemlerini, egemenlere, topluma zulmedenlere karşı gerçekleştirirler. Örneğin; Selçuklu Devleti’nin veziri ve Siyasetname adlı kitabın yazarı olan Nizamülmülk’ öldürenler Hassan Sabahçılardır. Aynı zamanda dönemin hâkim gücü olan Abbasilere karşı birçok eylem gerçekleştirmişlerdir, Abbasi yöneticilerinden elliye yakınını suikastla öldürmüşlerdir. Bu nedenle sürekli olarak gizli yaşamışlardır. Esasta bunlar bir nevi dönemin sistem karşıtı hareketleridir.

Yine 8.-9. yüzyıllarda kadınlar öncülüğünde gelişen Hürremiler Hareketi vardır, Hürrem’in kendisi kadındır. Hürremi Hareketi’nde birçok kadın bulunmaktadır.  Hürremiler kendilerini Zerdüşt, Mani ve Mazdek’in takipçisi olarak adlandırmaktadırlar. Hürremilere yönelik de saptırmalar vardır, esasta bunlar da Abbasilerin uygulamalarına karşı başkaldıran toplumsal kesimi oluşturmaktadırlar. Abbasilere karşı eylemlerde bulunurlar ve silahlı çatışmalar yaşarlar. Abbasiler Hürremilere karşı cihat çağrısı yapar ve böylelikle 2-3 ay içerisinde vahşice katledilerek Hürremi Hareketi’ne son verirler. Yine aynı dönemlerde Hürremi Hareketi’nden sonra ortaya çıkan Karmatiler vardır. Karmatiler, İslam’ın iktidarı hedeflememesi gerektiğini belirtirler. Tek amaç, Allah’a ulaşmak olmalıdır. Bu nedenle Hacerü’l Esved’i de Kâbe’den alarak, bu taşın kutsanmasının önüne geçmeye çalışmışlardır. Fakat daha sonra Abbasiler bu taşı tekrardan geri almışlardır. Fakat Karmati Hareketi de Abbasiler tarafından bastırılmıştır. Tüm bunlar esasta İslam’ın özünü savunan kesimlerdir. Bunlar gibi yine birçok hareket ve başkaldırı gelişmiştir.

Ortadoğu’da ve İslam dünyasında bunlar yaşanırken, bu süreçte Avrupa’da 13. yüzyıldan itibaren Rönesans gelişir (esasta ilk nüveleri 12. yüzyılda görülür ve bu da Ortadoğu’dan edinilen birikimlerden bağımsız değildir). Avrupa’da insanlığın bu yeniden doğuşuna, kalkışına, özgür düşünceye yeniden cesaret etmesine karşın uygarlık güçleri engizisyonlarla yine korkutma, sindirme, işkencelerden geçirme, baskılama, çeşitli infaz biçimlerini uygulayarak boyun eğdirme yöntemleri uygulamıştır. Buna rağmen Avrupa’da Rönesans gelişmiş, fakat daha sonra uygarlık güçleri tarafından bu büyük yeniden doğuş denetim altına alınarak, iktidarın hizmetine sokulmaya çalışılmış, önemli oranda da bu gerçekleştirilmiştir.

Berfîn Zînê

Devam edecek

Attachment