PKK Bir Newroz Partisidir

0Shares

Mücadelenin ateşi içinde doğan Newroz’u, günümüzde de adeta yeniden ateşle yoğrularak, özgür bir halkı, onun yaşamını hissederek kutluyoruz.

Yaşam odur ki, insanın varoluşunun temel esaslarına, belki de insanlık tarihinde izah edilemeyecek bir tarzda kastetmiş, sadece yaşam dışı bırakmakla kalmamış, ölümden daha betercesine bir yaşamın içine ittirilmiş bir gerçeklikti. Bu gerçeğin parçası olmak, sadece baskı ve sömürüye de izah edilemeyecek yüzkarası bir konumda tutulmaktı. Sanıldığı kadar, yaşanıldığı kadar acı ve zor olmaktan da öteye, son derece kahredici, yaşamın bir suç haline getirildiği, karşılığını veremezsen her gün ölümden daha beterinin yaşatıldığı, ama karşılığını vermenin de muazzam direniş istediği bu gerçekliğimizin ayrılmaz bir parçasıyken, biz, bu Newroz günlerinde yeni bir yaşam seçeneğine adım attık.

Düşmanın ana karargahında, merkezinde, bireysel anlamda uzun bir hazırlık sürecinden sonra, insan olarak, halk gerçeğimizle bağlantıyı inkar etmeden, ama zorlukları da hep göz önüne getirerek, “acaba bir adım atabilir miyiz, umut olabilir miyiz?” diyerek, umutsuz mu umutsuz, iddiasız mı iddiasız, alacakaranlık bir dönemde, ağzımızdan bir-iki söz çıkararak, ülkemizin, halkımızın adını ve özgürlüğünü düşüncemize getirerek ve dilimize söyleterek, böylesi bir Newroz gününde sadece diriliş veya kurtuluş değil, bütünüyle mutlak yaşam hareketi olarak da değerlendirilecek bu partinin, bu hareketin ilk adımını attık.

Bu bahar bu adımın yirmi dördüncü yılına giriyoruz. Dile kolay diyeceğim, ama halen anlatılması bile çok zor bir yirmi üç yıl geride bırakıldı. Onun öncesi de vardır. Belki daha kahırlıdır ama, biz sadece bu hareket adına, korkunç bir şekilde nefes nefese yaşamı başlattık.

Tarih her zamankinden daha fazla bu süreci değerlendirebilir. Nasıl bir halk tarihi haline geldiğini, nasıl bir savaş tarihi olduğunu da daha iyi açıklayabilir. Ama gerçekten bu başlangıcın ne anlama geldiğini, birey olarak bizim nasıl başladığımızı, ne olduğunu ve kelimelerle niteliğini tam anlatabilmek zordur. Zor olduğu içindir ki, sancılar çekiyorsunuz, halk olarak da halen en ağır tehditler altında bulunuyorsunuz.

Bizim her zaman söylediğimiz bir gerçek var; yeni yaşam tarzının bir söylemi var, bir mücadele ifadesi var, kendini günlük olarak dile getiriş ustalığı vardır. Bunlar kazanılmadan tehlike her zaman üzerinizde sürecek ve düşmanın lanetli tarihi sürdürmesi sürüp gidecektir. Her baharı, halkımız için gerçek bir bahar haline getirmek için büyük çabalar harcadık. Özellikle önce parti şahsında ve savaşan güçleri temelinde yeni günleri, yeni bir yaşamı yakalayabilmek için, bu baharlara yüklendikçe yüklendik. Her şeyimizi verdik, bütün coşkumuzu ve direncimizi bu günlerde daha anlamlı, daha yüceltilmiş olarak gösterdik. Ve biz halen daha hızından hiçbir şey kaybetmeden, yine öyle coşkulu, iddialı, bilinçli ve yaşama da mal ederek yürüyoruz.

Karşımızdaki düşmanın da ne kadar inatçı olduğu görülmektedir. Sadece tarih de değil, günümüz de böyledir. Bu sefer bu bayramı, inanılmaz bir ikiyüzlülükle çalarak, daha düne kadar saldırarak, bir halkın şahsında katliamlarla karşılayarak yok etmek istediği bu Newroz’u, kendine mal etmekte ve halkımıza da kahretmektedir. Utanmadan kendisine özgür bit kutlama, bize alabildiğine yasaklama ve kahretme var. Düşman, doğasından gelen bu özelliği sürdükçe böyle yapacaktır. Halkımızın da daha iyi anlayacağına inanıyoruz ki, bu düşman bayram kutlattırmaz. Hele biraz milli ve özgürlük temelinde oldu mu, hiç mi hiç kutlatmaz. Bunu halkımız görmekte ve kendi gerçeğini daha iyi tanımaktadır. Kutlanılan bayramların kendi bayramları olmadığını da artık daha iyi anlamaktadır. Ve biz de oldum olası bu bayramlara ilgi göstermedik. Bizim olması gereken bayramlar ise savaşla, özgür düşünceyle, iradeyle kazanılacak bayramlardır.

Biz bu son yılların bayramlarını, özellikle de Newroz Bayramlarını bu anlamda geliştirirken, düşmanın da uyanışı, saldırışı daha iyi anlaşılmaktadır. İnsan soyunun, bir halkın kendine yapabileceği en büyük kötülük, kendisini yaşam dışı bırakan düşman gerçeğini benimsemesi, onunla düşüp kalması, onunla kendisini özdeşleştirmesi, hatta erimesidir. Bu öyle bir çirkinlik, utancı o kadar büyüktür ki, bizim de gerçekten kişilik yapımızın temelinde bu utanca, bu çirkinliğe bir son vermek vardır. Biz bu hareketin gerekçesini uzun yıllar düşünürken, hazırlarken, hep çirkinlik ve utançtan kurtulmayı esas aldık. birey olarak da bu böyledir. Nasıl söyleyeyim ki, biz gözümüzü kaldırıp kimsenin yüzüne iyi bakamıyorduk. Ben halen bunun izlerini derinliğine taşıyorum. Bir yandan yaşamın bizim de hakkımız olması gerektiğini düşünürken; bir yandan bunun üzerindeki kara iz, düşman hükmü, iradesi ve onun utancı kahrediyor. Bu ikilem, halkımızın da kimliğine, kişiliğine kazınmıştır. Utanır bir halktır; ama bir türlü de yaşamdan umut kesmemektedir. Bazen yılana sarılırcasına yaşamak istemektedir. En inanılmaz yalanlara inanarak da yaşamak istemektedir.

Mantığı duran, iradesi çoktan kaybettirilmiş bir halk, ama buna rağmen garip bir yaşam tarzı var. Çok havada ve temelleri olmayan bir yaşam, çirkin bir yaşam, çok yenilgilerle dolu, savaşı kendisi için olmayan bir yaşam söz konusudur. İşte gel de bu yaşamı çözümle, gel de işin içinden sıyrıl. her düşünen ve bende insanım, bende temel insani özelliklerden vazgeçmeyeceğim diyen bir insan için bu, gerçek bir trajedidir. Utancı ve laneti öyle kolay kolay silkinip atılamaz. kader mahkumu, gerçekten zindandaki prangalardan daha çok prangalara takılmış bir yaşam mahkumudur. Duyamıyorsanız, hissedemiyorsanız, her gün sarsılamıyorsanız, siz biraz da düşmanın silik bir gölgesisiniz de ondan. Şeref onur çoktan yitirilmiş, maskaralık çoktan benimsenmiş ondandır. Ve maalesef insanımız çoktan beri böyledir de ondan.

Ben bu insanların yüzüne baktıkça hiç umutlanamadım. Hep ezikliğin utancını, yaşam dışılığını gördüm. Çarpık, özgür ve cesur olmayan yaşamların sahiplerini gördüm. Sözü çok eğri-büğrü, iradesi ne kadardır belli değil, iddiası belli değildir. Bunu yıllardır sadece toplum gerçeğimizde değil, parti saflarımızda yansıtılışını da gördük. Bunu gerçekleri abartarak söylemiyoruz. Çok açık, günümüzde düşman da “böyle bir kimlik, kişilik yok” diyor. “Bir başkaldırı varsa, savaş tarihinde bile görülmemiş her şey denenecek, oynanacak ve ezilecektir” diyor.

Diğer yandan, sözde direniyoruz. Ben bu direnişi çok eleştirdim. Düşmana göre çok zayıf, başarı için çok zayıf ve yetersiz; ama buna rağmen de, hiç olmamasından daha iyidir dedik. Uzun süredir yaklaşım buydu. Halen tüm gücümüzle gerçek direnişçiyi ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Biz yaşam konusunda hata yapamayız. Hatalar vardır, sıradandır, hiç önemli değildir. Ama hatalar vardır, bütün bir halk için, onun öncü savaşçıları için öldürücüdür. Sizlere bunlar çok basit gelebilir, ama söylemeliyim ki; yaşamın ve savaşın doğru tarzı yakalanmadıkça her şey boştur. Onun için yaşamları ciddiye almıyorum, sizleri de ciddiye almıyorum. Normal bir insani ihtiyacınız var mı, yok mu; bu benim için hiçbir anlam ifade etmez. Çünkü doğru bir yaşam ve savaş tarzı olmadıkça her şey boştur. Bunu göstermeye çalıştık.

Bunu şunu için göstermeye çalışıyoruz. Muhtemelen yaşamı kazanabilirsiniz. Neden hata yapalım, neden bir reformist gibi gerçeklerle oynayalım? Biz de reformizm bu anlamda, düşman için en kolay başarı yoludur. Düşmana bir savaşta bile en rahat başarıyı gösteren yoldur. Onun için direniş, radikal, çok köklü ve eğer varsa, bir ıslah olmayı özümsetebilir kadar güçlü olmalıdır. Bu temelde bütün yaptıklarımız gerçeklerle bağlantılıdır. Kendinize güveniyorsanız, gerçeklerin gücünü göreceksiniz. Gerçeklerin gücünü görmeden, ister düşman gerçeğinin gücü, ister bizim geliştirmek istediğimiz yaşam gücü, ister bizim geliştirmek istediğimiz yaşam gerçeğinin gücünü görmeden, sizler asla ezilmekten kurtulamazsınız. Büyük başarmak şurada kalsın, hiç de sandığınız gibi olmayan kötü bir sonuç gelir sizi götürür. Diğeri büyük duymayı, büyük yaşam isteğini, ama en çok da amansız mücadele tarzını gerektirir. Bunu göstermek tek çaredir. Bütün yaptıklarımız, bunu anlaşılır kılmaktır. Anlaşılmadan zaten yaşama geçemezsiniz.

İşte görüyorsunuz, doğa ne kadar canlanıyor. Gerçekten olağanüstü yeşeriyor, kusursuz denilecek bir biçimde çiçekleniyor. Ama bize bakın, ne kadar çarpığız, ne kadar yaşamdan uzaklaştırılmışız. Doğaya ters düşmüşsüz. Bunu anlamadan kendine saygıyı nereden bulacaksın, nasıl yaşayacaksın. Hatta ölüm bile başına bir beladır. Ölmek bile sana kolay nasip olmaz.

Bütün bunlar bizim aynı zamanda, yeni gün, yeni yaşam sorunlarımızdır. Hiç küçümsemeye kalkışmayın. Sıradan düşüncelerle veya alışılageldik tarzlarınızla sonuç alacağınızı sanmayın. Olmayacaktır. Çok alışılagelmiş, kopya edercesine katlanan günleri hiç tekrarlamaya gerek yoktur, hiç kıymeti de yoktur. Bu zaten yaşama en kötü saygısız yaklaşım olacaktır. Çok açıkça tekrarlamalıyım ki benim bütün yaptığım, yaşamı elden kolay bırakmamaktır. Ucuz yaşamamak kadar, ona saygısız olmamak, yaşamı büyük bir sorun haline getirmektir. Ve bunu biraz başardık. Şu anda yaşam büyük bir sorundur.

Görüyorsunuz, bugün bile halkımızı nasıl bir yaşam sorunuyla karşı karşıya getirdik. Milyonları ağır bir yaşam sorunuyla savaşır duruma getirdik. Bu yaşama saygıdan ötürüdür. Şunu çok açıkça söylemeliyim ki, çok değerli yoldaşımız Mazlum Doğan, bugünün akşamı bir ölüm kararını verdi. Şahadetinin on beşinci yılına da giriyoruz. Bu karar önemlidir. İnançlı, yaşama karşı bu cesur yoldaşımız, partimizin ideolojik-siyasi esaslarına oldukça bağlı, sonuna kadar kendini adamış bu yoldaşımız, bu yaşam gününü, diriliş gününü; kışın geçtiği, baharın geldiği bu günü, neden kendisi için bir ölüm günü haline getirdi? Vicdansız mıydı, intihar mı etti, yaşama saygısız mıydı? Asla! En bilinçlisiydi. Yaşama oldukça özlü, özgür bağlı birisiydi. PKK militanlığının en tutarlı örneği olarak çok iddialı bir yaşam tutkusunun sahibiydi. Ama buna rağmen ölüm kararını vermiştir. Biz bu kararı değerlendirmeye çalıştık; bulduğumuz sonuç, orada yaşama tek saygı bu ölüm kararını vermektir. Tarihi bir karardır. Tarihi ve yaşama saygı gösterme kararıdır. Hiçbir ölüm bu kadar yerinde ve anlamlı olamaz.

Tarihine biraz saygılı mı olmak istiyorsun, soylu yaşama bir nebze olsun katkı sahibi olmak mı istiyorsun, artık bu karar kaçınılmazdır. Ve bu karar verilmiş ve uygulanmıştır. Bilinir, o zaman direniş zindanda başka bir hal aldı. Arkasından Ferhat Kurtayların şanlı ölüm kararı geldi. O da çok büyük bir kararıdır. O da bir bahar günün de oldu. Mazlumların Newroz ateşini bedenlerinde, Dörtlerin çırası biçiminde tutuşturarak sürdürdüler. O ölüm kararı da çok büyük bir ölüm kararıdır. Zindanı aydınlatma, o dayatılan müthiş zulmü karanlığı boğma eylemiydi. Mazlumunki yaşama iddiasıyken, yaşama saygılı olmada vazgeçmeme iken, kararın temel gerekçesi bu iken; Dörtlerin yanması, bunu daha da pratikleştirmek, daha da kitleselleştirmek, daha da yaşamsal kılmak kararı idi. Çok büyük bir karardı.

Kararın amacı kadar, içeriği ve gerçekleşme biçimi müthiştir. Mutlaka tüm yönleriyle anlamak ve yaşam gerekçemiz, halk gerekçemiz, militan gerekçemiz haline getirmek, her namusluyum diyenin, bağlıyım diyenin temel görevidir. Ve yakılma kararı bir ulus kararıdır, bir yaşama saygı kararıdır, bunun için çok büyük direnme kararıdır. Ulusal kuruluş için alçaltılmış yaşama karşı insanın büyüklüğünü göstermek için verilmiş çok büyük bir direniş kararıdır. Mutlaka tüm insanlarımıza, hatta insanlığa taşırma gücünü göstermeliyiz. Geride kalan biz militanlara bu büyük vasiyet düşmektedir. Daha sonra büyük ölüm oruçları kararı da vardır. Onlar da bu büyük karar zincirlenin bir halkasıdır. Yine yaşamaya saygı, yaşamanın insansal biçiminden vazgeçmeme, bunun PKK ile başlatılmış ifadesine sahip çıkma, partiden vazgeçmeme, dolayısıyla onurlu yaşamdan vazgeçmeme kararıdır. Güçleri o kadardı. Onlar da bedenini yakarak değil de, kendilerini kemiklerine asarak, dördü yakarak, dördü de kurutarak gerçekten çok büyük bir dokuzu teşkil ederler. Ardı sıra yüzlercesi gelir, ama Dokuzlar, zindanda bitirilmek istenen bir umudun bir parti şahsında ısrarın, vazgeçememenin, o müthiş zulmün, “üstü öyle betonlanmıştır ki asla bir daha dirilemezler” denildiği bir zeminde patlayan bahar çiçekleridirler. Kasıp kavruldular, ama yine de onların böyle bir çiçeklenme olduğu bugün çok açıktır.

Hatırlıyoruz, biz de o günlerde bu büyük karar sahiplerinin anısına bağlılığın bir gereği olarak, ölümün yolu düzlendi dedik. Bu büyük ölüm korkusu aşıldı. Ölüm ile yaşam arasında kurulan köprü oldular, rahatça üzerinden ölümden yaşama, yaşamdan ölüme geçeceğiz; bu köprü öyle bir köprüdür dedik. Bu köprüden onlarca, yüzlerce ve binlerce kişi geçerek şehitler kervanına katıldılar. Bugün bütün halkımız gözünü kırpmadan şehitler kervanından geçmeye hazırdır. Ve ben bugün şunu söylüyorum; başta gerillamız olmak üzere tüm savaşanlarımız, herhangi bir gerilladan da öteye, dağlarda klasik gerillayı oynamaktan da öteye, birer intihar gerillası haline geldiler. Veya kararımız, bugün bir intihar gerillası gibi savaşmaktır.

Nedir intihar gerillası gibi olmak? Önce sınırsız bir fedai gücü haline gelmek, ölümü hiçe saymak ve bu büyük kuvveti arkasına alarak kendini en büyük eylemci haline getirmektir. Dağlarda artık belli bir aşamaya gelen savaşçı, kentlerde de, düşmanın geniş yığınları içinde de büyük bir patlayıcı haline kendimizi getirerek yürütmek demektir. Öyle anlaşılıyor ki, bundan sonra çok sayıda intihar gerillamız, daha bilinçli, daha planlı; ucuz ölmek için değil, dayatılan ölümü yok etmek için, düşmanın bu ölüm seferini yerle bir etmek için, üstün yetenekli savaşçılar olarak yeni savaş alanlarının gücü olacaklar.
PKK gerillası, PKK savaşçısı, militanı, sadece dağdaki gerillası ile değil, sıradan sempatizanı ile artık bu noktaya gelmiştir. Düşman bu noktaya getirmeye zorlamıştır. Her gün sıradan köylüleri alıp kurşuna dizmek, tek bir seçeneği bırakır, intihar gerillası gibi olmak. Böyle haince, zalimce ölümü bekleyeceğine, bin intihar gerillası olarak kendini donatmak ve patlatmak. İşte bu günleri böyle değerlendirmekte ve kararlaştırmaktayız.

Düşman bir kez daha yanıldığını görecektir. Dayattığı savaş tarzının, bizim tarafımızdan daha yaratıcı bir savaş tarzıyla karşılandığını görecektir. Gerekirse tüm bir halkı fedai getirmek de artık işimizdir. O yol açılmıştır, halkımız o yola girmiştir. Nitekim bugün tüm dünya bu cesur halkın tarzından bahsetmektedir. Bir Almanya’ya, Amerika’ya bakın, tırnaklarına kadar silahlanmışlardır. Dünya da emperyalist sömürü tarzlarını en güçlü yürüten güçlerdir. En donanımsız halkımız karşısında, hatta kadınlar karşısında bile dehşete kapılmaktadırlar. “Bunlar gözü kara savaşçılardır” diyebiliyorlar. Bununla anlatılmak istenilen; fedai durumuna gelen bir halk haline gelmiş olmamız, hem yaşamın, hem savaşın sahibi olmamızdır. Bundan korkuyorlar. Yoksa onları tehdit edecek elimizde fazla teknik yok. Çıplak yürekleriyle savaşıyorlar. Ama onun anlamı eğer iyi örgütlendirilirse, iyi yönetilirse bu onların en kahrolacakları bir halk savaşının sahibi olunması anlamına gelmektedir. Bu ona büyük bir görevdir.

Her halk bireyi, hatta sıradan sempatizan, yürüyüşçüsü bile bir intihar gerillası gibi saldırdıktan sonra bu savaşı kazanmamak demek, kendi kendisiyle alay etmek demektir. Hele özellikle öncü gücün derin bir gaflet içinde olması demektir ki, bu da affedilmez bir durumdur. Halkı böyle cesaretlenmiş ve ölüme yürüyen, bütün militanları böyle fedaileşmiş, ölüme yürüyen, bütün militanları böyle fedaileşmiş, ölümü hiçe sayan bir öncü gücü, yönetim gücü eğer doğru değerlendiremeze tarih ondan en büyük hesabı soracaktır. Bizden soracaktır. Öncü güçlerden, yönetim, komuta güçlerinden soracaktır. Öncü güçlerden, yönetim, komuta güçlerinden soracaktır. Dolayısıyla PKK’de artık komutanlık, halk temelinde savaştırmaktır. Bunu çok iyi görüp, her birisi bir atom bombası haline gelebilecek bu fedaileri bu içerikte, bu yiğitlikte savaştırmaktır. Başka türlü komutanlık, Önderlik olmaz.

Anlamayan, anlamamakta isteyenler varsa onların değil öncü saflarımızda, halkımızın içinde bile yeri olmadığı, birer münafık olmaktan, birer sahtekar olmaktan başka bir değeri olmadığı da görülecektir. Kısaca, halkı bu hale gelen, savaşçıları bu hale gelen bir hareketin komutanları da artık, nasıl olması gerektiğini bileceklerdir. Bu günleri yaşıyoruz. Buna layık olamamak, hakkını verememek tarihimizde sıkça görülen arkadan hançerlemenin, oyunlara gelmenin ve kaybetmenin klasik bir tekrarı olur, ki günümüzde bize düşen en önemli bir görev de artık bunu, bir daha dirilmemecesine tarihimizden ve kimlik, kişilik gerçeğimizden söküp atmaktır. Bu günler de gelmiştir. Son yıllar çözümlemesi, bir yandan nasıl yaşamalıya cevap ararken, diğer yandan yaşamın nasıl yönetici gücü olunur sorusuna cevap vermektir. Bunu özellikle siz, önde gelen partili ve ordulu militanlar iyi anlayacaksınız. Çok açıkça söyleyeyim, bu görevinizi böyle belirlerken, ne kadar zorlu olduğunu açıkça ortaya koyarken, şimdiye kadar görüldüğü gibi, belki de kendimize yaptığımız en büyük kötülük olan bu doğru yönetememe, doğru komutanlık edememe, Önderliğe cevap verememe gerçeğini en büyük sorun yaptık ve nasıl aşılması gerektiğini de tüm gücümüzle gösterdik. Son yıllar çabamız esas olarak budur.
Bizim sorunumuz halkımızla ilgili değildir. Halktan yana hiçbir sıkıntımız yoktur. İstediğimiz kadar gereken gücü, temeli vermekte, teşkil etmektedir. Sıradan partiliden de, savaşçıdan da bizim hiçbir sıkıntımız sorunumuz yoktur. O da partinin her türlü emirlerine cevap verecek kadar kendini hazır tutmaktadır. Ama komuta, yönetime gelince burada yakamızı bırakmayan, art niyetten bahsetmiyoruz, ama yeteneği kazanamayan, yaratmayı sağlayamayan, gerçekten önderlerin oynayacağı role kendini hazırlayamama sorunudur, ki çok çeşitli gerekçelerle bunu böyle boşa çıkarmak, hakkını verememek, lanetli tarihimizin, düşman yansımalarının en son ifadesi olmaktadır.
Bu günleri bunu aşmak için olağanüstü değerlendirin. Şu son bir kaç Newroz’dur kadın da, erkek de, zindanda, dağda, yurt içinde, yurt dışında artık yönetebilme gücü olabilmek, bunun için sayıca da olsun, nitelikçe de olsun, gereken kapasiteyi göstermek en önemli sorundur dedik. Ve artık bu da hem çözümlenmiştir hem de gerçekleştirme temelinde kullanmalısınız. Ve bu anlamda yaşama doğru ve çok kapsamlı yaklaşım kadar, onun her koşul altındaki mücadelecisi olmayı kesinleştirmelisiniz. Daha güzel bir şans, gereklerinin sıkı sıkıya yerine getirilmesini emreden yeni kimlik, yeni kişiliğimiz oluyor.

Israrla vurguluyorum; burada yalpalamayın, ikiyüzlülük etmeyin, samimi olmayan, anlamı kadar pratik gerçekleşmesi yeterli olmayan gösterilerde, tutumlarda bulunmayın. Önderlik’de zorlama yoktur. Bu iş büyük gönül işidir, büyük tutku işidir, büyük azim işidir. Bireyin kendisini kurtarmasıyla alakası yoktur. Bu hareketin artık şahlı komutanları olmak, böyle maddi teşviklerle, biraz keyfi yaşam tarzlarıyla ancak prangalanabilir, zincire vurulabilir. Tarihin bütün ünlü komutanlarına bakın; onların temelinde basit teşvikler, ucuz, keyfi yaklaşımlar yoktur. Onlar büyük ihtiraslı büyük iradeli, dur durak bilmeyen, yenmekten başka düşünmek istemeyen kişilikler olarak karşımıza çıkarlar. Şimdi böyle insanlar olmaya çalışıyoruz. Bunu mutlaka anlayabilmelisiniz. Partimizin, ordumuzun önde gelen militan gücü, tarihte rol oynamanın artık böyle bir kişilikten geçtiğini anlamalıdır.

Partiden, halktan beklentilerimiz; en başta elinize ne kadar silah verdiği olmak üzere, diğer savaşım olanaklarını ne kadar emrinize verdiği olmalıdır. Büyük savaşmak isteyenin istemleri olmalıdır. Büyük savaşmak isteyenin istemleri olmalıdır. Yiğitliği bunun için istenilmelidir. Komutanlık tamı tamamına ancak böyle istenilmelidir. Bunu çok bönce, çok geri ya düşmandan, ya yenilmiş toplumsal yapımızdan etkilenerek istemek kendi kendimize yapabileceğimiz en büyük kötülüktür, gaflettir ve sonuçta da bu kişi er geç mahkum olmaya, en ağır cezayla cezalandırılmaya götürür.

Bugünlerde bunu iyi anlamalısınız. Özellikle bu kapsamlı eğitime alınan, komutanlığa alınan bütün önde gelen yoldaşlar iliklerine kadar hissetmeli, başaracak kadar anlayabilmeli ve yürütme iradesini göstermelidirler. Artık dost, düşmanda biliyor ki bu noktaya gelmişiz. Böyle yürütmek zorunda olan bir hareketiz. Ya bizi kötü yenecekler, ya da biz büyük yeneceğiz. Bunun orta yolu yoktur. Ve her şey bunu açıkça gösteriyor. Biz, bu savaşı bile bu hale getirmeyi büyük bir şans olarak görmeniz gerektiğini söylüyoruz.

Ben her zaman söyledim; en geri yaratıklardan daha geri bir yaşamın sahibi olarak sürdürmek en büyük cezadır ve sizi bu cezadan kurtardık. Doğru bir yaşam tarzının umudu, sahibi olmak için, bu size kazandırdıklarımız hiçbir değerle ölçülemeyecek kadar, karşılığı verilemeyecek kadar, eğer verilecekse bir şanlı zaferdir diyebileceğimiz kadar değerlendirin, değerli bir olanaktır.
Siz, değer istemeyi, değer olmayı böyle anlamak durumundasınız. Anlarsanız belki bu şanlı yürüyüşte bir yeriniz olacaktır. Bunun dışında hiçbir yaşam gerekçesine sarılmayalım. Olsa da tenezzül etmeyelim. Ucuz yaşamakmış, başkalarının emeği üzerine konmakmış, başkalarının emeği üzerine konmakmış, bazılarının başarısına dayanmakmış, bilmem daha büyük koşullarda yemek, içmek, yatmakmış bunlar bir savaşçı için sadece engeldir. Buna kendisini biraz veren, eğer bir yönetici, komutan ise kaybetti demektir. Ben açıkça kendimi de söylemeliyim; benim için bu ülkede herhalde istediği gibi yaşayabilmenin imkanlarına en çok kavuşan kişi de denilebilir. Ama bakıyorum ki, böyle yaşayamıyorum. Yaşamı daha fazla intikam duygularının büyüklüğü kadar, günlük olarak sarsan taktikler nasıl olabilir diye düşünerek geçiriyorum. Diğerleri altın da olsa, şeker şerbet de olsa beni fazla bağlamıyor. Veya savaşa çektiği kadar değer veriyorum; örgüte, yıllara çektiği kadar ilgi gösteriyorum.

Bir Önderlik tarzı var ki, bence artık anlaşılabilir. Çünkü kanıtlanmıştır, başarmıştır ve açıklığa kavuşturulmuştur. Bunu kendiniz için büyük bir güç kaynağı olarak, destek olarak görmeli ve kendi gücünüzle birleştirmelisiniz. Özgürce, yaratıcı bir biçimde taklit ederek de değil, hakkını vererek, bir katkı da benden diyerek başarmalısınız. Eğer bir mutluluk aranacaksa, bu da artık böyle bağlanılan bir yaşam tarzı kadar, onun savaşla gerçekleştirilmesine duyulabilir. Başka bir umut kaynağı olamaz. Başka bir mutluluk kaynağı yoktur. Halkımız bütün umutlarında hayal kırıklığına uğramamış mıdır? Bütün mutlulukların arkasında onu kahredici gelişmeler karşılamamış mıdır? O halde artık doğru umudun ve doğru mutluluğun doğru kaynağını bir şans olarak değerlendirmelisiniz. Bunu süreklileştirme, tam zaferle herkesle paylaşmayı, coşkunun bitmeyecek kaynağı kadar; azmin, iradenin de en keskinleştirici dürtüsü olarak değerlendirmelisiniz.

İnsana güvenmek gerekiyor. Ben kendime bu temelde güvendim. Kendimi bir silah haline getirmeme imkanını buldum. En çaresizler, en yaşamın kenarından geçemeyecek olandan, yine en korkaktan, en ürkekten kudretli bir savaşımın sahibi olmaya kadar çare buldum. Büyük bir çaredir. Bütün güçsüz insanlar için bir çare; yine cemaatler için, kültürler için, halklar için de bir çaredir. Ve düşünüyorum, kendimi şöyle kılmakla insanlık için en iyisini yapmışım.

Size sunulabilecek eğer ciddi bir yardımdan bahsedeceksek işte bu çare olma gücünü göstermenizdir. Başka türlü hiçbir şey sizin için ne çare olabilir, ne destek olabilir. Tabii ki bunun da diğer bir anlamı; hep hayal kırıklığı, hep başarısızlık, çaresizlik içinde boğulup gitmedir. Bunu tüm insanların kaderi olarak görmediğiniz gibi halkımız için de sizler için de bir kader olarak görmüyoruz. Çareyiz. Benim bir nevi kendim için söyleyebileceğim en önemli değerlendirme budur.

Ve insan isterse en zor koşullarda yalnız kendisi için değil, tüm takipçileri için, halkı için, insanlık için, iyi bir umut olabilir. Ve hatta onu büyük gerçekleştirebilir de. İşte yeni gün olan, yeni yaşam olan, bahar olan bu Newroz günlerini, gerçek anlamına kavuşturmuş olarak ve bir daha da elimizden kolay alınamayacak bir tarzda bir mücadele, bir savaş gerçeğiyle karşılıyoruz. Bu en zor kazanılan, ama “tutarlıyım, dürüstüm, gereklerine bağlı kalacağım” diyenin; bir o kadar zorlukla, ne pahasına olursa olsun sürdürmesi ve tam zafere kavuşturması gereken bir gün gerçeğidir, bir yeni yaşam gerçeğidir. İçinde istediğimiz kadar özgürlük vardır. Maddi manevi her türlü zenginlik vardır; yeter ki bu yaşamın bu günün ve emrettiği savaşımın gereklerini yerine getiresiniz. Sonuna kadar azimle ve bir o kadar ustalıkla ölçüp biçerek, özellikle yine savaşımda önderler rolünü oynayarak gereklerini yerine getiresiniz. Bu yaşam büyük kazanılmış, siz yaşamı büyük değerlendirmiş ve kendinize mat etmişsinizdir.

Halkımız bu temelde yaşamaya karar vermiştir. Parti öncülüğümüz bu temelde kabul görmüştür. Hiçbir gerekçeyle ne halkımız, ne partimiz artık bu yaşamdan vazgeçmeyecektir. Bu büyük özgürlük tutkuları bir daha içimizden eksik olmayacaktır. Her zaman özgür, tutkulu, yaşama böyle günlerde selama duracağız. Ve bir yıl, onun tüm gereklerini gerektiğinde en şiddetli savaşla kahramanca şahadetlerle karşılık vererek değerlendireceğiz. Ve bu da mutlak başarı oluyor. Bu toprakların bu insanlık beşiğinin, insanlık adına eski bulduğu kadar, yeni dönemin kararmış insan ufkunda da, tek umudu olarak yerini bulacaktır.

Daha şimdiden Kürdistan dağlarının eteklerindeki yaşam sevinci en benim diyen, en zenginim diyen emperyalist dünyanın yaşam sevincinden bin kat daha güçlüdür, yaşam çağrılarıyla doludur. Orada bitmiş tükenmiş bir insanlık durumu varken, bizde her bakımdan gelişen, yeni yaşama göz açan bir insanlık durumu vardır. Orada insanlar enkaz haline gelirken, monotonlaşıp robotlaşırken; bizde insanlar bütün güzellikleriyle yaşama yeniden göz açıyorlar. Duygularıyla, özgürlük tutkularıyla, bilinçleriyle nasıl yaşamalı, nasıl savaşmalı gerçeğinde kendilerini, yaşamını örgütleyenler ve savaşımını verenler olarak toplumsallaştırılmakta, ulusallaştırılmakta, yeni insan haline getirilmektedirler.

Bu büyük umudu, en başta bu kahraman şehitlerimize borçlu olduğumuzu söylemeliyiz. Yine en başta da bizde yaşam kadın adıyla da özdeşleştirilmiştir. Bugünlerde dört tane Kürdistanlı kızın kendini yakması da vardır. Zekiyeler, Rahşanlar, Berivanlar, Ronahiler, “jin”i “jiyan” haline getirmenin de en büyük adıdırlar. Kadın her zamankinden daha fazla yaşamın güçlü bir tarafı olarak bu savaşta yerini bulmaktadırlar. Ve bu kahraman kadın şehitlerimizi, bu büyük Newroz şehitlerini, yaşamın bu güçlü kararlarını selamlamadan yaşamı anlamak, hakkını vermek de mümkün değildir. İşte bu kadar yaşamın gerçeğine ulaşmış, kararını vermiş, her türlü savaşımını göze alan bir halk olarak sadece kendimiz için değil, bütün insanlık için iddialıyız diyoruz. Yine bu temelde öncülüğe soyunmuş bir parti, yalnız dar bir ulusal kurtuluşun partisi değil, tüm Ortadoğu halklarının önemli umut kaynağı haline gelen bir parti olarak, her zamankinden daha fazla rolünü oynayacaktır. Halkımız da her zamankinden daha fazla bu lanetli tarihe düşmeyecek kadar, o tarihi kat be kat ödettirecek kadar bir özgür yaşam tarihinin içine girecektir. Bu en kapsamlı zafere kadar da bütün insanlığa mal oluncaya kadar da sürüp gidecektir.

Bu temelde tekrar oldukça anlamlı, başarılı kazanılmış ve kesinleşmiş Newroz günleri temelinde siz tüm partilileri, ARGK savaşçılarını selamlıyor; üstün başarıların sahibi haline gelinceye kadar sözünüzün amansız takipçileri olmanızı diliyor, sevgilerimi sunuyorum.

21 Mart 1996
Rêber APO