İsimsiz Bırakılan Kadın, İsimsiz Bırakılan Toplumsal Hakikattir

0Shares

Kimlik ve tanımlanma varoluşun olmazsa olmazıdır. Bir şeyi, bir olguyu, bir toplumu, bir cinsi, bir kişiyi tanımak ve tanımlamak, onun varoluşunu kabul etmektir. Bu varoluşa yüklenen anlamlar, kimliği ve ismi ortaya çıkarır. Ad vermek, adlandırmak varoluşun niteliğini ve o varoluşa yüklenen misyonu ortaya koyar.

Kadın varlığını tanımlarken, eril-egemenlikli zihniyetin temel müdahalesinin en çok bu anlamda olduğunu gözlemek mümkündür. Kadın varlığı; kendisini toplumsal anlamla donatmış ve bu anlamın gücüyle ifadeye kavuşturmuştur. Anlam kimliği donatır. Kimlik anlamı derinleştirir. Tarihin kadın yüzündeki öyküsüne baktığımızda adlandırma ve kimlik oluşturma süreçleri hep böyle gelişe gelmiştir. Jin-Jiyan, Star-İştar, Ninhursag, Amargi-Azadi sözcükleri anlamın gücüyle donanmıştır ve zamanla toplumsal bir kimlik haline dönüşmüştür. Sözcükleri ve örneklemeleri çoğaltmak mümkündür. Fakat esas olan dönem zihniyeti, toplumların hafızası ve anlam dünyası varoluşun öyküsünü de belirler.

Önder Apo; ‘Tüm toplumsal sorunların kaynağında ve kökeninde cins çelişkisi yatmaktadır.’ demektedir. Bu tespit bugün pek çok araştırma ve yeni paradigmasal arayış ve çıkışların esin kaynağı olarak güncelliğini korumaktadır. İktidarın var olma ve var kılınma zemini olarak devletli uygarlığın çıkışından günümüze kadar, ilk saldırılan ve müdahale edilen ana kadın düzeninin, tanrıça yüceliği ve kutsallıklarının, bilgeliklerin kültürü ve formu olmuştur.  Toplumsal ahlak ve politikanın alaşağı edilmesi ve yerine yeni kurulan sistemin arzu ve istemleri doğrultusunda şekillendirilen kadın tiplemesinin temel görevi her dönem ideolojisine göre hareket tarzı kazanmak ve bunu toplumsal sistem haline getirmektir. Bu saldırı köleci, feodal, dini-dogmatik süreçlerin etkisinde şekillendirilirken, kapitalist modernitede düşürülüşün ve kendi olmaktan çıkarılışın zirvesini yaşamıştır. Dilsiz, itaat eden, boynu bükük, metafizik üretimden koparılmış kadın gerçekleriyle fahişe, cadı, şeytan olarak dışlanmış direnen kadın gerçekleri bir nehrin iki ana kolu gibi tarihten günümüze akıp gelmiştir.

7 bin yıllık merkezi uygarlık zihniyeti, kadın varlığını kimliksiz ve isimsiz bırakmıştır. Daha doğru bir ifadeyle, kendisine ait bir kimlik ve isim bırakmamıştır. Var olan tüm tanımlamalar ve kimlikler bir başkasına aittir. Ana Star’dan, Kutsal Kadın’dan başlayan isimlendirme, birinin annesi, birinin kız kardeşi, birinin ‘karısı’, birinin kızına dönüşmüştür. Tüm kutsal kitaplarda kadına erkek aracılığıyla seslenen bir Tanrı geçeği vardır. Marduk; büyükannesi (esasen öz soyu) Tiamat’ı 7 parçaya ayırırken bir daha toparlanmaması için her bir parçasını evrenin bir köşesine fırlatmıştır. Bu sadece mitolojik bir öykü değil, metaforik bir gerçektir. Kapitalist modernite ve onun çeşitli varyasyonları, kadın gerçekliğini 7 bin yıldır tanımsız bırakmış eril aklın, üst modelini teşkil eder. Tiamat’ın hain evladının en örgütlü halidir. Kadın varlığı kendi tarihsel kimliğinin tamamen dışında, metanın kraliçesi, kışkırtılmış güdülerin baş nesnesi, sahte özgürlüklerin baş aktrisi, özünden boşaltılmış kadın tiplemesi olarak zirveye çıkarılmıştır. 7 bin yıldır, 7 yerden farklı kimlik tanımlamaları ile kuşatılmış durumdadır kadın varoluşu. Kendisi dışında herkestir. Kendisi dışında herkesindir. Hakeza kendisi olmak için en ufak bir çaba ve devinim içerisine girdiğinde; karşılığı şiddet, toplumsal cinsiyetçilikle bezenmiş etiketlendirmeler, toplum dışına itme, yalnız bırakılma ve ölümdür. Tüm toplumsal problemlerin bağrında ve başında bu problem yatmaktadır. Toplumu ilk olarak kadın düzeni kimliklendirmiştir. Dolayısıyla isimsiz bırakılan kadın isimsiz bırakılan toplumsal hakikattir. İsimsiz bırakmak da yok saymakla eş değerdir. Bu anlamda kadın özgürlüğü salt bir cins problemi değil aynı zamanda toplumsal bir problemdir.

Önder Apo; ‘ Toplumsal sorun kolektif sorundur. İşte ben bunun için etik ve estetiği önerdim. Kadının kendi şahsında güzelliğini estetik olarak belirledim. Etik meselesine de gelince, “Ben benim” diyeceksiniz. Kendi kendinizin olacaksınız.’ derken doğru tanımlanmak istenen bir varoluştan bahsetmektedir. Kadın varoluşu yeniden isim kazanırken etik ve estetik, en önemli yol gösterici olmaktadır. Hedeflenen sıfırdan bir yaratım değil, üstü örtülmüş olanın başkaldırısı, yeniden inşasıdır. Bu yolun binyıllardır soluk soluğa yola düşmüş binlerce inşacısı vardır. Fakat bütünlüklü ve kolektif bir duruş kazanma ve etik-estetik bütünselliğinde ‘xwebun’ olma yolundaki yürüyüş nefessiz ve sonsuz bir yürüyüştür.

Etik (bilgeliğin, erdemin ve ahlakın bilimi), estetikle (güzelliğin bilimi) buluşunca yol ve yolcu bütünleşmiş olmaktadır. Etikten kopuk bir estetik düşünülemez. Kimim, kime aitim, kim olmak istiyorum soruları günümüz kodları içerisinde sorgulandığında, alınan cevaplar modernitenin kadına biçmiş olduğu var olma tarzını ortaya çıkaracaktır. Bu var olma tarzı inşa edilmiş güzellik algısının yoğun bombardımanı altındadır. Bu salt fiziki güzellik arayışı değildir. Zihinsel ve bedensel faşizmin derin kodlamalarıyla örülüdür. Güzelin peşine aşkla düşmekse bunun çok dışında toplumsal bir erdem ve emek ister.

Erdem ve emek, kendisiyle güzel uğruna savaşı ve özgürlük tutkusunu getirecektir. Önder Apo’nun Beritan şahsında ortaya koyduğu; ‘Savaşan özgürleşir, özgürleşen güzelleşir, güzelleşen sevilir.’ üçlemesi adeta bu yolun ideolojik bir özetidir. Etik-estetik donanım; savaşan, güzelleşen ve özgürleşen kadın gerçekliğinin toplumsal mirasıyla yeniden isim kazandığı çağa, kadın özgürlük yüzyılına işaret etmektedir.

Aryen Roni

Attachment