Hep Yaşadığımsın

0Shares

Umudumu hiç yitirmedim, mutlaka bir gün karşılaşacak, sarılıp özgürlüğü koklayacaktım. Onun bir resmini görmem veya ona dair, onu hatırlatan her şey, bende onu bir kez daha görebileceğim umudunu diriltiyor. Ağır geçen zamanı sabırsızca bıkmadan usanmadan kucaklıyorum. Çünkü biliyorum ki o gün gelecek…
İlk soru;
“ Anneni özledin mi?”
İlk karşılaşma;
“Özgürlük bahçesine hoş geldin”
Özgürlüğün beni çektiği Kürdistan dağlarında daha yeni gerilla olmuştum. İlk günümde, ilk gördüğüm özgürlük militanı ve ilk sorunun, ilk merhabanın sahibi Zeynep arkadaştı. Hani derler ya, “İlkler sonu da belirler” bu ilk karşılaşma bende özgürlüğe tutkuyu ve sürekli aramayı, arayışı doğurdu. Sayısını ve güzelliklerini anlatamayacağım gerillalarla karşılaştım. Ama o ilk ve en farklı olanıydı. Bundandır ki, o hep yaşadığımdır.

Belirli aralıklarla Zeynep yoldaştan ayrılsam da sürekli görüşüyordum. Zap ve Gare karşılaştığım ve kısa ayrılıkları yaşadığım alanlar olmuştu. 1997 yılında bulunduğumuz alana operasyonlar sürüyordu. Bu süreçte Zeynep arkadaş Zap’a geldi, onunla tekrar görüşmenin sevincine, beraber Gare’ye gitme de eklenince sonsuz ufukları, mutlulukları kucakladım. Yola koyulmadan önce Zeynep arkadaş Zap’ta bulunan ve Gare’ye geçmesi gereken bir bölük bayan arkadaşla toplantı yaptı. Çıkan bazı sorunları büyük bir sabırla çözüyor, iknayı esas alıyordu. Uzun süren toplantıdan sonra bölüğün Gare’ye geçmesi için hazırlıklar yapıldı. Sonraki gün dinlendik. Zeynep arkadaş, durmadan, dinlenmeden çevresine toplanan arkadaşlarla tartışıyor, sohbet ediyordu. Güneş Zap’a veda ederken Zeynep arkadaş tüm bölüğü tekrar etrafına toplamıştı. Güneşi bir bölük kadın yoldaşla uğurlarken devrim şarkılarıyla şafakta doğacak güne merhaba demenin ve yeni bir başlangıcı gerçekleştirmenin sevincini yaşıyorduk.

Serin gecemizi ısıtan tek şey yapılan közler değildi. Geceyi koynuna alıp ninniler söyleyen ve umudu yeşerten Zeynep arkadaştı. Ektiği umut gecemizi ısıtıyordu. Farklı bir geceydi, Ekim ayıydı. Kara Ekimi ısıtan, aydınlatan bir geceyi yaşatıyordu bizlere. Gurbet’ti o, buram buram vatanlaşmanın, kök salmanın, özgürlüğün kokusuydu. Sanki bu gece hiç bitmesin istiyordu. Zaten hiç bitmedi de.
Zeynep arkadaşın etrafında toplanan bizler, özgürlüğü onun gözlerinde, çığlık çığlığa söylediği türkülerde yaşıyorduk. Her birimizi farklı diyarlara, özünde bulunduğumuz toprağa kök salmaya götürüyordu. O geceyi bir de yolculuk bekliyordu. Geceyi kucaklayan Zeynep yoldaşın talimatıyla yola koyulduk. Uzun bir yürüyüşten sonra Zap suyuna ulaşmış, yeni günü ve güneşi hep beraber karşılamıştık.
Öğlene doğruydu. Çılgın Zap suyunu teleferiklerle geçecektik. Arkadan grubu toparlayarak gelen Zeynep arkadaş henüz gelmemişti ki Zap suyu karanlıklara bulandı. Gökyüzündeki kınalı keklik, özgür kuşlar kaybolmuş, onların yerini düşman uçakları doldurmuştu. Her tarafa roketler, kazanlar atılıyor fakat Zap suyu asiliğini yitirmeden çağlamaya devam ediyordu. Bizler dağılmış, kimin nereye gittiğini bilmeden her birimiz kendini korumaya ve mevzilenmeye geçmiştik. Benim için bu da bir ilkti. Şaşkınlık içerisinde bir kayalığın dibinde mevzilenerek kendimi korumaya aldım. Ama aklımda hep Zeynep arkadaş vardı.

Uzun bir zamanı kapsayan hava bombardımanından sonra uçaklar yavaş yavaş çekilince karar vermekte zorlansam da sonunda ilk konaklama yerimize doğru yürümeye başladım. Bu arada grup toplanmış, beni ve üç arkadaşı aramaya başlamışlardı. Bizi gören arkadaşlar bizi alandan uzaklaştırarak Zeynep arkadaşın yanına götürdüler. Hepimiz rahatlamıştık. Kimseye bir şey olmamıştı. Ama yeni bir sorun çıkıyordu karşımıza. Teleferikler hava bombardımanında yıkılmıştı. Suyu nasıl geçecektik? Bunu çözmeye çalışırken çeşitli aralıklarla tekrar devam eden hava bombardımanı nedeniyle bir mağaraya yerleşmeye ve Zap suyunu gece geçmeye karar verdik.

Hepimizi içine alan mağarada Zeynep arkadaş şakalarına devam ediyor, moralimizi canlı tutmak için kendisini bin parçaya bölüyordu. Bir yandan da sabahtan beri aç olan bizlere dışarıdan nar getiriyor, karnımızı doyurmamızı, gece çıkacağımız yol yürüyüşüne hazır hale gelmemizi sağlamaya çalışıyordu. O, nar almak için her dışarı çıktığında yüreklerimiz sanki yerinden fırlıyordu. Ona bir şey olmasından korkuyor, çıkmasını istemiyorduk. O ise hiç durmuyor, hedefe hazırlık görevlerini yerine getiriyordu.

Zap yine gecenin karanlık ışıklarını karşılamıştı. Karanlıkta dolanarak Zap suyunun kenarına doğru yürüdük. Geçiş için bir teleferik hazırlanıncaya kadar bizlere biraz daha dinlenme zamanı doğmuştu. Hava epeyce soğuktu. Zeynep arkadaş çok üşüdüğümü görünce beni yanına çağırdı ve Zap suyunun kenarında bir saate yakın uyuyabileceğimizi söyledi. Zeynep arkadaşla sırtımızı kutsal toprağa dayayarak onun kefiyesi altında ısınmaya ve uyumaya çalışıyorduk. Kutsal ve emniyetli ellerde olmanın huzuruyla hemen uykuya dalmıştım. Bu bir saat bana bir ömür boyu gibi gelmiş, toprakla bütünleşmemi, onu hissedebilmemi sağlamıştı. Zeynep arkadaşın toprakla tanışmışlığını, onu hissetmesini, yabancı olmadığını en fazla o zaman anlamıştım. Çünkü kendi bedeniymiş gibi ustaca yer hazırlamış, uzanmış, beni yanına almıştı. İki yaşam kaynağının sıcaklığındaki bir saat ilk büyümemdi.

“Büyüdün, topraktan gıdanı aldın, haydi kalk gitmemiz gerekiyor” dercesine beni uyandıran Zeynep arkadaş, Zap suyunu geçeceğimizi söyledi. Teleferik hazırlanmadığından el ele vererek suya vurup geçecektik.

Tüm hazırlıklar yapıldı. Grup grup geçecektik. İlk grup el ele tutuşarak kendini suya vurdu. Düşman görüntü almış, katuşa atmaya başlamıştı. Aradan çok zaman geçmeden bulunduğumuz nokta tekrar hava bombardımanına tabi tutulunca geriye kalan tek çare geri çekilmek ve başka bir yol denemekti. Zeynep arkadaş grubu toplayarak yan tarafımızda bulunan bir tepeye doğru yürümeye başladı. Tepeyi aştıktan sonra Zap suyunun biraz durgun aktığı bir yerden karşıya geçmek için durduk. İlk grup gönderildi. Sıra bize gelmişti. Zap suyunu hiçbir güce dayanmadan geçiyorduk. Zap suyunu bize geçirten onun kahkahası, gülümsemesiydi. Sırılsıklam olmuştuk. Bir elimi Zeynep arkadaşa diğerini Hêvî arkadaşa kilitlemiş, ilk yaşam deneyimlerimi yaşıyordum. Zorlanıyordum ve bunu Zeynep arkadaş da hissediyordu. Bir ara bana dönüp “Sen Behdinanlı genç bir arkadaşsın, Zap suyu sizin oraya akıyor, kapılıp gitsen eve ulaşırsın. Bırakalım mı seni?” diye şaka yaparak bana moral vermeye çalıştı. Zap suyunu hissetmeden, suyun karşı yakasında umudun olduğunu görerek geçtik. Biz Zap’ı, Zap bizi uğurlamıştı. Sırılsıklam olmak bizde bir değişiklikmiş gibi dursa da gecenin karanlığında Zeynep arkadaşın ıslak elbiseleri sanki her zamanki gibi duruyordu. Yabancısı değildi, sanki o her zaman yaşanılan bir yaşam parçasıydı. Yaşadığım her anı bir yaşam parçasına dönüştürmem gerektiğini kavratan temel bir gerçek olmuştu.

Hiç durmadan yürüdük. Cudi tepesine ulaşmamız gerekiyordu. Bizi yine fark eden düşman havan atmaya başlamıştı. Bir havan benimle Zeynep arkadaşın bulunduğu yere yakın düştüğünde bedenime hakim olamamış, kollarımda, ayaklarımda bir sarsılma olmuştu. Bunu fark eden Zeynep arkadaş bana “Bir daha havan atarlarsa kendini yere at” diyerek diğer arkadaşlarla ilgilenmeye devam etti. O gece, kayıp vermeden ulaştığımız Cudi tepesinde dinlendik. Güneşin doğuşuyla birlikte Zeynep arkadaş Gare’ye geçmemiz için kalan son yolu keşfetmek üzere yanına bir kaç arkadaş alarak yola koyuldu. Bizler dinlenmek için bu saatleri değerlendirirken ben bir şey olmaması için dua ediyordum. Bir süre sonra cihazdan Zeynep arkadaşın grubu çağırdığı haberini aldık. Hêvî arkadaş öncülüğünde Zeynep arkadaşın bulunduğu yere doğru yola çıktık. Oraya vardığımızda hava kararmıştı. Oldukça yorgun görünen Zeynep arkadaş su ve ekmek istedi. Suyumuz yok denecek kadar az, ekmeğimiz ise çok azdı. Mataranın dibinde kalan çok az bir suyla ekmeğini yedikten sonra gruba moral veren şakalarını eksik etmeden bir konuşma yaptı ve ardından yola çıktık. Onun hemen arkasından yürüyordum. Yorgun ve susuz olmasına rağmen yürürken ne yorgun ne de susuz görünüyordu. Sanki hedefe ulaşmanın azmi, umudu onun için ekmek ve su olmuştu. Bir süre yürüdükten sonra tehlikeli olan asfalt yolu geçtik. Buradan herhangi bir olumsuzluk yaşamadan geçmemize sevinen Zeynep arkadaş dağları, ovaları yüreğine alarak yürüyor, hepimiz ona yetişmek için büyük çaba harcıyorduk. Son olarak tehlikeli bir alanı daha geçmemiz gerekiyordu. Tepeleri aşarak girdiğimiz bu düz ovanın hızlı bir şekilde ve erkenden aşılması gerekiyordu.

Ay ve yıldızlar gökyüzünde saklanıyordu. Bazen belirerek bizlere göz kırpıyorlar, ova ise sessizliği yaşıyordu. Terleyen yüzümüze kimi zaman soğuk, kimi zaman ılık bir özgürlük çarpıp geçiyor, sıcağı ve soğuğu iç içe yaşıyorduk. Sessizliğin gölgesinde bir pusuydu. Ha bozuldu, ha bozulacak diye düşünmeye vakit kalmamıştı ki karanlık kendini uçurumlardan bıraktı.
Her tarafımız aydınlanıyor, ölüm, tanklardan bize doğru koşuyordu. Gecemizin tılsımını tank pususu bozmuştu. Mutlaka, mutlaka ölüm arkamızdan çığlık atmalıydı. Bu gecenin güzelliğini tatmak isteyen baykuş yanık ardıç ağacında yine tek başına ötüyordu. İlk etapta acemiliğimden dolayı ne yapacağımı bilmeden koşmaya başlamıştım. Geride bıraktığım her adımımın yerine tanktan çıkan bir yumak ateş düşüyordu. Zeynep arkadaşın sesi uzaktan geliyordu;
“Durmayın koşun!”

Bu sesten anladığım kadarıyla grubu bu düz çıplak araziden çıkarmaya çalışıyordu. Kendinden önce arkadaşları gitmeleri gereken yöne doğru yöneltmeye çalışıyordu. Bir ara içine koştuğum karanlığın kuytu bir yerinden biri ismimi çağırarak “Gel buraya!” dedi. Önce oraya yöneldim, fakat kimse yoktu, ürkmüştüm. O yöne gidersem düşmana esir düşme ihtimalim çok olduğundan dümdüz koşmaya devam ettim. Bir bayan arkadaş daha bana yetişmiş, düz alanı birlikte aşmıştık. Ama her tarafa yağmur gibi havan yağıyordu. Geceyi kaplayan barut kokusu bizi sersemletmişti. Bu sırada diğer arkadaşlarla karşılaşıp havanların ulaşmadığı bir yer bularak havanın aydınlanmasını bekledik. Havanın aydınlanmasıyla birlikte daha güvenceli bir yere geçtik. Dinlenmeye ve yaralanan arkadaşlarla ilgilenmeye çalışıyorduk fakat geride kalan arkadaşlar aklımızdan çıkmıyordu. Gün halen sessizliğini koruyordu. Bulunduğumuz kayalık oyukta sıcaklık veya soğukluğun farkına varamıyorduk. Yalnızca yorgunluk, bitkinlik ve şafakta yeşillikleri süsleyen çiğinki gibi bir sessizlik üstümüze çöküyordu. Bekliyorduk… Arkadaşlar mutlaka gelecekti. KDP peşmergeleri aramak için araziye çıkabilir, tekrar bir çatışma yaşanabilirdi. Tüm bu düşünceler arasında gergin bir şekilde beklerken arazide birilerinin gezdiğini görmüştük. Önce KDP peşmergeleri sanmış, fakat bize doğru yaklaştıkça arkadaşlar olduğunu anlamış, rahatlamıştık. Çünkü yanımızda bir an önce tedavi olması gereken yaralı arkadaşlar vardı. Gelen arkadaşlar yaralanan arkadaşlara gereken müdahaleleri yapmış, bizlere de yiyecek bir şeyler getirmişlerdi. Kısa bir süre sonra Zeynep arkadaşın raxt ve silahı bulunduğumuz yere getirilmişti. Hiçbir şey söylenmiyor, “Bunları o gönderdi” deniliyor fakat diğer tüm sorular yanıtsız bırakılıyordu. Sorular ve karşılığında yaşanan yanıtsızlık içimi darmadağın ediyordu. Sonunda yüreğimi allak-bullak eden sorularıma yanıt verilmişti. Zeynep arkadaş yaralanmış, ağır yaralı olduğu için eşyalarını, silahını, raxtını arkadaşlara vererek “Siz gidin, bir bomba bende kalacak” demişti. Bu cevap, Zeynep yoldaşın belki de bedeninde patlatmış olduğu bomba gibi beynimde patlamış, tüm duygularımı paramparça etmişti.
Yok… Belki de o bombayı bedeninde patlatmamış, bir kurtuluş yolu bulmuş, kurtulmuştur. Beynimde patlayan bu cevabın etkisi belki de onu o an göremeyişimden kaynaklanıyordu. Kim bilir, belki de o bizlerden önce varmıştı gideceğimiz yerlere, hemen gitmeliydik. Belki de Zeynep oradaydı. Bu umudun çözülen dizlerimize vermiş olduğu güçle tekrar yürümeye başlamıştık.

Doğa bizimle yürüyor, kuşlar eşlik ediyor, ufak su birikintileri bizleri serinleterek uğurluyordu. Durmadan yürüyor, zamanın hızını yenmek istercesine yol alıyorduk. Daha üç hafta öncesine kadar Zeynep arkadaşla kaldığımız o görkemli Gare coğrafyasına ulaşıyorduk. Hemen Zeynep arkadaşın yanına gitmek için onunla kaldığımız noktalara doğru koşmaya başladım. Oturduğu, gezdiği, toplantı yaptığı, eğitim verdiği yerleri bir bir dolaşıyordum. Sesleniyordum, sesleniyordum ama sesimi duymuyordu. Anlıyordum ki yoktu! Ama mutlaka diğer noktadadır diye düşünüyor, oturmadan çıldırmışçasına koşuyor, her tarafı arıyordum. Ama yine ses veren yoktu. Belki de ses verecek olan diğer noktalarda, Zap’ta, Metina’da, Botan’da, Dersim’de, Serhat’ta, Amed’de veya her yerdedir. Belki de benden saklanıyordur, sonra gelecektir diyordum. Ondandır, gittiğim her yerde gözlerim Zeynep arkadaşı arar. Ondan hiç ayrılmasam da.
Düşlerime konuk olduğu her an karşısına geçip “Öğrettiklerin, verdiğin moral ve inanç düzeyi beni büyüttü” diyebilmek için bu ayrılığı büyük buluşmanın gerekçesi yaptım.

Ve şimdi resmine bakıyorum. Gözlerin hala ışıl ışıl. Zafer, umut diye Başkan APO’yu işaret ediyor. Anlamlı yaşamın Başkan APO’nun yılmaz takipçisi olmaktan geçtiğini söylüyor. Kürdistan coğrafyasında gittiğin her yerde bıraktığın iz bilincime, seni arayan gözlerime güç, umut veriyor.

İşte oradasın!
Ve seni buluyorum. Çünkü yıllar da geçse tüm yoldaşlar bizimle olduğun günlerdeki gibi seni yaşıyor, seni anlatıyor. Çünkü sen…
Hep yaşadığımsın.

Gerilla Anıları

Attachment