Dün, An Ve Yarın

0Shares

Yaşamın ya da olması gereken yaşamın mücadelesi içerisindeyken kendimize sorduğumuz bazı sorular olmalı. Yaşam nedir, yaratmak istediğimiz yaşam nedir ve bu yaşamı yaratmak için sahip olmamız gereken temel kişilik ve karakter nedir? Hangi karakterimiz mücadelenin hizmetinde ve hangi karakterimiz sistemin kendisini benliğimizde yaratmasına yardımcı oluyor?

Yaşama ilişkin sorularımız ve sorgulamalarımız her yeni bir gün bir yeni cevapla başlayan daha derin sorular dizisine dönüşüyor. Soruya verilen cevap, bir başka soru oluyor kuşkusuz. Bu sorular dizisi bizim yaşamı nasıl yaşamak isteğimiz bu uğurda yürüyeceğimiz çizgi, bu çizgiyi hangi adımlarla ve ne seviyede bir kararlılıkla yürüyeceğimizi de gösteriyor elbette.
Öyleyse ilk sorumuzdan başlayalım: Yaşamın kendisine biçtiğimiz anlam nedir?

Yaşamın kendisi uzun bir serüvendir. Şu an yaşıyor oluşumuzu milyon yıllar öncesinden bugüne uzanan tarihsel dolayısıyla evrimsel sürece borçluyuz. Doğanın anası olan evrenle başlayan bir serüvenle, büyük patlamadan dünya oluşumuna, suya, suyun içindeki ilk canlı türünün oluşumuna ve milyon yılları bulan insan oluşumuna değin bir nehir gibi akıp giden tarihsel süreç var karşımızda. Bu sadece biyolojik anlamda değil, tarihsel olduğu kadar kültürel bir akışın sonuçları olarak yaşanmakta ve bu uzun serüvenin sonuçları olarak varız ve anı yaşıyoruz. Tabi ki an dediğimiz olay da bunu nitelendiriyor. Yani anı yaratan dün ve yarını yaratacak olan an… Birbirleriyle kopmaz bağlarla örülü bu gerçeklik işte yaşam denen hakikati ortaya çıkarıyor. Öyleyse, yaşam hakikatini kişiliğimizde var kılan, geçmişin ve geleceğin kesiştiği an’da yaşanmış ve yaşanacak olanların tümünü kapsıyor. Bu yüzden yaşama ve an’a biçtiğin anlam senin binlerce yıllık tarih içerisinde kendini ne kadar görebildiğin, bu tarihi kendinde-kişiğinde-yaşama bakış açında ne kadar anlamlandırabildiğin ve kendinde ne yönlü ele alabildiğinle ilgilidir.

Dolayısıyla bizde yer edinen tüm özellikler, tarihin ruhuna işlenmiş olan tüm olay ve olguların derin izlerini taşıyor. Kadının kutsal bir yaşam olarak ifade edildiği neolitik toplumdan, köleliğin en derin halinin yaşandığı günümüz kapitalist modernist sisteme kadar tüm süreçler içerisinde yer edinmiş tüm gelişmeler kişiliğimizi belirleyen temel etkenler olarak yer edinmektedir. Bu yüzden denilebilir ki, özgürlüğün tüm renkleri kadar köleliğin derin izlerini de kendimizde yaşıyoruz. Yaşam içerisindeki eğilimlerimiz, hangisini (özgürlüğü ve ya köleliği mi) yaşayacağımız ve yaşatacacığımız bu tarihsel dolayısıyla evrimsel süreci ne kadar bilince çıkarabildiğimiz ve bu uğurda mücadele ettiğimizle bağlantılıdır. Elbette yaşam da bu hakikatin bedenen ve ruhen bizde somutlaşmış ifadesi oluyor. Bu hakikati kişiliğimizde ne kadar görebildiğimiz ve ne kadarına anlam verebildiğimiz kuşku yok ki yaşama yüklenen anlam kadar değerlidir. Yaşamı tarihin derinliklerinde görmek, hissetmek ve bunu bugünümüzde an’ımızda, yaşamın her alanında somutlaştırabilmek de yaşam hakikatine erişmiş olmaktır.
Anlam verilmiş bir yaşam, büyük yaşama isteminin yeşerdiği ve dünün bilince çıkarılmasıyla an’da yapılan devrim ve yarının güzelleştirilmesi yolunda kararlılıkla yürüyebilme güç ve iradesine kavuşmaktır. An’da devrim yapmak, tarihin kişiklerimize yer edinmiş olan tüm olumsuz yönlerinden kendini arındırıp bilinç etrafında yarına yönelmektir. Bu yüzden, kendimizde yapacağımız tüm devrimler, toplumsal sorunlar karşısında kendimizden yola çıkarak yapabileceğimiz devrimi ifade ediyor. Nitekim özgürlük denen şey de tam olarak verili sınırların cenderesinden kendimizi arındırıp sınırsızca biz olmayı, yani kendimiz olmayı yakalayabilmektir. Birey olarak kendimiz olabildiğimiz, yani tarihin ruhumuza işlediği derin köleliğin etkilerinden kurtararak özgürlüğe ulaşabiliriz. Yani, kendimizde gerçekleştirebileceğimiz her devrim aslında büyük oranda yaşan ve günümüzde artık krizlere yol açacak kadar büyüyen toplumsal-tarihsel tüm sorunlar karşısında en görkemli devrimi gerçekleştirerek özgürlüğe bir adım daha yaklaşabilme sanatıdır.

Elbette bu devrimi kendimizde geliştirebilmemiz, dünün ve yarının kesişiminde-an’da devrim gerçekleştirebilmek öyle kolaylıkla gerçekleştirilebilecek bir durum değil. Her şeyden önce bu devrime inanmak ve daha da önemlisi cesaret edebilmek gerekiyor. Her bir devrim kuşku yok ki cesaret gerektiren bir girişimdir. Cesaret ve inanç kopmaz bağlarla bir arada yaşandığında devrimi geliştirebilme gücü gösterilir. Buradan da yola çıkarak söylenebilir ki devrim karşıtı tüm güçler öncelikli olarak devrime inancı ve cesareti kırmaya dönük olağanüstü karşı-devrimci politikalar yürütmektedir. Köleleştirme politikalarını da bu çerçevede derinleştirmektedir. Günümüzde özellikle de kapitalizm denen hastalık, köleliği bir özgürleşme biçimi olarak sunarak aslında en büyük karşı-devrimci hamlesiyle tamamen bir nesne haline dönüştürme uğraşlarını kuşku yok ki bu politikaları çerçevesinde yürütmektedir. Bireyleri tamamen liberalizme çekerek bireysel özgürlüğü dayatan fakat bunun yanında da maddi anlamda maneviyatsızlığı dayatan bit gerçekliğe bağlı kılmaktadır. Bağımlılığın olduğu ve bireysellikle sınırlı kalmış olan hiçbir şeyin özgürlüğü-onun hakikatini, özünü ifade edemeyeceği de her gün yaşanmakta olan yığınla olaydan sonuç çıkararak görmek imkansız değil.

Yaşamın anlamına verdiğimiz cevap bizi bir başka soruya yöneltiyor: Özgürlük nedir? Özgürlüğü yakalamak mümkün müdür?
İkinci sorudan yani Özgürlüğü yakalayabilir miyiz sorusundan başlayarak cevap vermek istiyorum. Ve diyorum ki ‘hayır’. Özgürlük öyle yakalanacak ya da ona ulaştığında ‘evet ben buldum, artık özgürüm’ denilebilecek bir şey değil. Özgürlüğün ruhuna aykırı bir şeydir onu yakalamak. Şu an bile eğer özgürlük üzerine yazarken ya da özgürlük üzerine okurken yüreğinde bir şeylerin kıpırdadığını düşünüyorsan özgürlük vardır. Özgürlük hiçbir zaman yok olmaz; içte, yüreğin derinlerinde bir yerlerde saklıdır zaten. Fakat sorun olan tüm geri-geleneksel kalıpları yıkarak onu hak ettiği bir yere bırakmak yani özgürleştirmektir. Özgürlüğün özgürleşmesi de ne demek oluyor diyebilirsin, hatta bu yazıyı okurken benim bir deli olduğumu da düşünebilirsin. Özgür olmak da zaten biraz deli olabilmektir. Bu da verili sınırları aşmakla ilgili bir şeydir. Yani sonuç olarak bizim akıl kavramına yüklediğimiz anlam nedir ki? Kime göre akıl ya da kime göre deli?

Fakat şuna inanıyorum: Milyon yıllardır insanlığın tüm imha girişimlerine rağmen eğer doğa her şekilde kendini yenileme gücü gösteriyorsa bu onun özgür oluşundan kaynağını alıyor. Doğanın da kendine has bir özgürlük dili vardır, onun özgür olma ruhu ve bilinci vardır. Ve hatta belki de gök gürlemesi, yağmurun toprağa dokunurken çıkardığı eşsiz ses ve yayılan müthiş koku doğanın kendine ait bir özgürlük türküsüdür.

Biz de insan olarak her ne kadar kendimizi doğadan kopuk ele alsak da, onun kopmaz bir parçasıyız. Ve diyorum ki milyon yıldır özgürlük hep vardı, ki kuşkusuz yok edilemez de. Ortadoğu başta olmak üzere tüm dünyada tarih boyunca yaşanan özgürlük mücadelesi, yani Babeklerden ve hatta onun da öncesinden başlayıp günümüze kadar nefes bulan yeni ve özgür yaşam isteği, özgürlüğün bitmez tükenmez bir şey olduğunu gösteriyor bizlere. Özgürlük ruh, bilinç ve ona ulaşma özlemidir. Bu üçünün sınırsızlığında, her an’da süreklileşebilmektir özgürlük. An’da gerçekleştirebildiğimiz her devrim, özgürlüğü özgürleştirmenin de devrimidir. Toplum olarak yaşanan toplumsal haslatıklarımızı aştığımız oranda o kendisini bizlere gösterecektir.

Berçem Ronya

Attachment