Bir Yıldız Kaydı Yine Cudi’de

0Shares

Kod Adı: Yıldız Demirdağ
Adı Soyadı: Nursel Şimşir
Doğ um Tarihi ve Yeri: 1974 / İstanbul
Mücadeleye Katılım Tarihi: 1994/ İstanbul
Şahadet Tarihi: 31 Mart 2006 Cudi

Güzel Olan Unutulmazmış…
Öyle bir yıldız ki, herkesi aydınlatan…
Yıldızlar geceleri, gökyüzünü aydınlatan ışıklardır değil mi. Bizlerden çok uzaklarda da olsalar da nokta görünümünde hiç ışığı sönmeyecek mum tanelerini anımsatırlar bana.
Adın gibi parlak ve bu parlaklığınla gözleri kamaştıran güzelliğinle büyüledin herkesi…
Anlam zamanından söz edilirdi hep. Anlamanın gizemli sırrına ulaşmak. Anlam derinliğine ulaştığın anda da yaşamın gizli sırrına erişmek. Sen ulaştıkça ona o senden uzaklaşır. O anda sır çözülür ve gerçekle karşı karşıya kalırsın güzellikler diyarında. Yüce insanlarla karşı karşıya kalırsın. Bu andan itibaren her şey bir daha unutulmamak üzere belleklere nakşedilmiştir. Derler ki, “Güzel olan unutulmazmış.” Yaşama bağlayan acılar zorluklar olduğu kadar ağırlıklı olan güzel olan paylaşımlardır. Yaşamın içerisine girdikçe ve okumaya başladıkça, her insanın bir kitap olduğunu fark ederiz. Eğer bu insan bir PKK militanıysa okumak daha zevklidir. Bir deniz gibidir. İçerisine girdikçe derinlere daldıkça uçsuz bucaksız diyarlara götürür insanı ve en güzeli insanı tanımak ve insanın her sayfasını okuyabilmek.
Su akar,
Güneşin ışınları yansır suyun berraklığına,
Ve
Senin yüzünü görürüm birden bir ayna misali yansıyan suyun parlaklığında
Aslında sen ben, ben ise sen olurum birden,
Derler ya “ismini değiştir bu hikâye hepimizi anlatır.”

Adı Yıldız
Yıldız Demir dağ 1974 yılında Erzincan’da dünyaya gelir. Kürdistan Özgürlük Mücadelesiyle 1994 yılında tanışır. Türkiye metropollerinde kalan ve Basın- Yayın okulunu Türkiye’de okuyan Yıldız bir dönem sonra ailesinin Avrupa’da olmasından dolayı Avrupa’ya gider. Ailesi yurtseverdir. Avrupa’da çalışma yürüten Özgürlük hareketi militanlarıyla tanışır ve ülkesine olan büyük özlemi ve halkına yapılan baskıları hiçbir zaman kabul etmeyen Demir dağ, Avrupa’da MED TV çalışmalarına katılır. MED TV’de uzun bir süre spikerlik yapar. Demir dağ’ın en büyük hayali bir gün Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın yanına gitmek ve eğitimini görmektir.

Özgürlük Mekânına Gider…
98 yılında Avrupa’dan Özgürlük mekânına yani Önder Apo’nun bulunduğu topraklara gider. Yaşam karşısındaki güçlü iddialı duruşu, bağlılığı ve inancı karşısında ortam içerisinde arkadaşları tarafından sevilen ve saygı duyulan bir insan haline gelir. Özgürlük mekânında Önder APO bir gün Demir dağla yaptığı diyalogda “özgürlüğe yakın bir kadın olduğunu” belirtir. Bu Demir dağ’ı çok sevindirir. Gözleri ışıl olur ve gururla Önder Apo’nun yaptığı diyaloğa karşılık verir. Kap Kara gözlerinde olan yaşam sevgisini her zaman etrafına yansıtır. Eğitim ortamında her zaman disiplinli ve istikrarlı duruşuyla katılımını güçlü bir şekilde gerçekleştirir. Uluslar arası komplonun başlamasıyla birlikte Önder Apo’nun Suriye’den çıkışıyla birlikte Yıldız ve arkadaşları Önder Apo’ya söz vermeden Kürdistan’a doğru yıllardır gerillaya olan özlem ve bir kadın gerilla olma hayaliyle Kürdistan’a doğru yürüyüş başlar.

Yarımlıklara Öfkelenir…
Demir dağ Önder Apo’ya söz veremediği için hep içi içini yer, fakat Demir dağ hep yüreğinin derinliklerinde kendi kendine Önderliğine layık olacağına dair söz vermiştir. Bu sözünü en son şehit düşeceği ana kadar layık olmuş ve Önder Apo’yu her gittiği alanda yansıtarak ve yoldaşlarıyla paylaşmış bir nevi de olsa içinde yaşadığı acıyı dindirmeye çalışmıştır.

“Kanatlarım Olsa Uçardım…”
Demirdağ Kürdistan’a geldiğinde içi içine sığmaz ve büyük bir ülke sevgisini yaşar. Gerillada gerillayı doyasıya yaşamak ister. En büyük hayalinin Kürdistan dağlarında bir gerilla olmak olduğunu sürekli dile getirirdi. Ülke topraklarına ilk adım attığında ‘yüreğim yerinden çıkacak gibiydi. Kanatlarım olsaydı uçardım’ diyordu. Yıldız Kürdistan’a ve gerillaya gelişini hep bir mucize olarak görürürdü.

Eğitimi Birincilikle Bitirir…
Önder Apo’nun kadına olan yaklaşımı karşısında bir kadın olarak kendisini güçlü temellerde sorgulayan Demir dağ ideolojik anlamda yakalamış olduğu derinliği askeri anlamda geliştirmeyi ve güçlendirmeyi hedefler. Kadın ordulaşması içerisinde yerini alabilmek ve askeri anlamda katılım sağlamak ister. Demir dağ Mahsum Korkmaz Akademisinde bir devre askeri eğitim görür ve devreyi birincilikle bitirir. Demir dağ için en önemli olan kadın olarak askeri anlamda gelişim sağlama ve eksik kalan yanını tamamlayarak özgürlük hayallerini gerçekleştirebilmedir.
Birincilikle bitirdiği askeri eğitimde Murat Karayılan tarafından kendisine verilen silahı öper ulaştığı düzey karşısında ayaklarının titrediğini, heyecanlandığını fark eder, arkadaşları karşısında güçlü ve dimdik ayakta durması gerektiğini bilir fakat gözyaşlarını tutamaz ve şunları belirtir. “Ben kanımın son damlasına dek silahımı yanımdan ayırmayacağım. Verilen ödüle layık olarak bu dünyaya gözlerimi kapatacağım ve silahım benim bir parçam haline gelecek, gittiğim her yere götüreceğim” der.
Gare, Kandil, Zap, Xakurke, Xınere, Haftanina, Zagros en son olarak da Cudi alanında kalan Demir dağ komutan olarak görev yapmış ve bunu layıkıyla yerine getirmiştir.
Yaşamımızda her zaman bir yıldız olarak parlamayı başardı. Adına denk yaşadı. Hayallerine hiçbir zaman ihanet etmedi. Her zaman sade, her zaman güzel, her zaman özlü katılmayı esas aldı. Kadının yoldaşı ve dostu oldu. Kadınca duygularıyla doğayla bütünlüğünü hiçbir zaman kopartmadı.

“Yolun Açık, Başın Dik Olsun”

Amcası, Demir dağ için yazmış olduğu bir yazısında şunları dile getiriyordu.

“Canım Yıldız, Eee. Anlat bakalım, ne tadındadır sizin orada akşamlar?’ diye sormuştum son konuşmalarımızın birinde. Gülmüştün. Binlerce kilometre uzakta olsak da, görmüştüm gül, gelincik, şilan açtığını yanaklarından… ‘Nasıl anlatsam ki sana? Ama geçen okuduğun şiirdeki gibi burada akşamlar’ demiştin sonra. Sahi, ne tadındadır Azrail’den çalınmış şu ana sığdırılan sevdalar? Hangi aşkın vuslatında böylesine güzeldir akşam. Ve neden sevinçlerimizle yarışır gibi böyle çabuk geçiyor zaman. Hâlbuki çoğumuzun saçlarında tutmamış daha gümüş mayası ve sararmadı bıyıklarımız geçen sonbaharda. ama yine de acılarımızla yarışır gibi ne de çabuk geçiyor zaman.. Ama umut inadına serpiliyor doruklarda yüreğimizin hüzün yaprakları dökülüyor bir bir gamzelerimizden bahar damlıyor yani ve yine zafer tadında demleniyor akşamlar. Yollar, götürmek için kimilerimizi yeni iklimin şarabi akşamlarına son hazırlıklarını tamlamakta. Ve eller, sıcacık bir ülke gibi kucaklarken birbirilerine saçılıyor dudaklardan Botan’i intikam türküleri. Doğduğun günden, gittiğin güne dek hiç ayrılmamıştık. Vedalaşırken de ‘geçici ayrılık bizimkisi’ demiştik. Ayrılıktan saymadık zaten. Dağlara gidecektin. O delikanlı bahara…Gittin!.. Ve ben, en güzel sözü dudaklarımda unutma telaşıyla bağırdım peşinden ‘yolun açık, başın dik olsun. Akşamlarına ağustos sevinci dolsun!’ Ve senden sonra, kalleş mayınlarla pusulanmış yollara uğurlananlardan birileri başka bir iklimde çıkınca karşıma deli olurdum sevinçten. “Yıldız yaşıyor ve gülüyor ‘hala’nın mutluluğundan Newroz sığmazdı gözkapaklarıma. Ayrılık zordu bizler için. Zorunlu ‘zor’lardan.

Beraber büyümüştük. Ben altı yaşında bir çocukken, bal karası gözleriyle, bal tadında bir bebeydin sen. Bütün çocuklar seninle oynamak için dolardı gece-konmuş fakirhanemize. Ve şımarık serçeler gibi baharı taşırlardı toprak bahçeye. Çiçekler açar, yeşerirdi dünya. Ama sen hep susardın. Onlar Fırat gibi coştukça, sen Dicle dinginliğinde akardın. Büyüdükçe çoğaldı suskun. Büyüdükçe, derinleşti gözlerindeki bal karası uçurumlar.. Büyüdükçe, daha bir esmerleşti yüzüne takıştırdığın hüzün… Hiçbir aşk, mutluluk ve sevinç silemedi yüzünde asılı duran o esmer hüzün resmini. Amca-yeğendik seninle.

Baba-kız. Ve aynı hüzne terk edilmiş öksüz iki kardeş… Acılarımızı, öfkelerimizi, sevinçlerimizi döktük birbirilerimizin ellerine. Sevdalarımızla cemre düşürürdük öbürümüzün yüreğine… Newroz açardık sonra, aşk sarhoşluğuyla halaya dururduk. Büyüdük… Kirlendi dünya. Ya da, ülkesiz, dilsiz, sürgün yaşamanın kimliksiz acıları düştü ellerimize. Ve anladık ki, gözlerimizdeki anam yüzlü hüzün, aşksızlıktan değil, yurtsuzluktandır.

Ve sen canım Yıldız, bunu anladığında ilkin aşkını saldın dağlara. Şiyar’ını… Sonra… Sonra iki damla gözyaşı bırakıp ellerime gittin… Güneşin sabahı dudaklarından öptüğü o ülkeye.. “Saksıdaki kardelen gibiyim bu şehirde, her rüzgârda biraz daha kırılıyor ellerim” demiştin giderken. Köklerini toprağımıza salma özlemiydi gidişin. Belki de rüzgâr olmak istemiştin… Şiyar’a mı, yoksa dağlara mı? Diye tek bir soru sormuştum sadece. Güldün… Aşk döküldü gülüşünden. Oysaki, aşktan söz edince hep susardın. Suskun yağardı yağmur. Göl olurdu sonra avuçlarıma birikmiş acıların. Ve hüzün, bir gölge gibi düşüp ardımıza sessizce yürürdü lacivert ormanımızda… Fakat bu kez gülmüştün. Anlamadım sorumun cevabını… Ta ki, günlüğünde aşka dair yazdıklarını okuyana dek. İçinde Şiar’in de olduğu o kutsal toprağaydı aşkın…

Ülkem benim, ne kadar zormuş sana ulaşmak! Ne anlatılmaz bir tutku. Sana kavuştuktan sonra, bağrında kalabilmenin diyetini ödemek. Seninle ben olmak istiyorum, sensiz nefes alamıyorum. Dokunuşlarınla, öpüşlerinle tanışmak, o hazzı ben de yaşamak istiyorum. Bedenimi toprağına sürmek ve ulaşılmazlığınla kendimi yeniden yaratmak istiyorum. Güzellik kraliçem benim. Ülkem, beni koynuna alacağın günü özlemle bekliyorum. En çok ben seveceğim seni, bu sözü daha önce verenler gibi.” Ve sözünü tuttun.. Atomlara bölerek o gelincik tarlası tenini, döktün Cudi’nin eteklerine… Ama.. Ama canım Yıldız, ayrılık için daha çok erken! Hani söz vermiştin! Ben gelmeden büyümeyecektin. Mavi olacaktık seninle. Beyaz telekli bir martı. Uçacaktık okyanusun en yalnız köşesine. Yıldız olacaktık sonra. Kayıp düşecektik çocukların yarına açılmış avuçlarına.. Ben gelmeden sakın büyüme demiştim sana. Çocukluğumuzu asacaktık umudun alın çatına. Ve uçurtma niyetine koşup akşamın peşinden, düşlerimizi salacaktık geceye…
Büyüdün! Yıldız oldun. Ve düştün halkımın yarına açılmış esmer avuçlarına… Gittin işte! Yüreğimde Fırat çağıltısı acılar kanatarak ve ellerimde söylenmemiş sözlerin sızısını bırakarak aşkına gelin gittin… Geceler boyu uyumadım hâlbuki Kaldırıp önündeki barikatı yol verdim zamana. Su gibi akışın da, mevsim dönsün diye bahara. Ve gözlerin avuçlarıma düşer umuduyla hüzünlü şarkılar söyledim yıldızlara. Ne çok vuruldum, kaç ömür kanadım sen gidince! Ve gelmesin diye ardından, yatırıp dizlerime, ninniler söyledim ölüme… Yağmur tuttu soluğunu serçeler sustu özleminle dağlarken yaralarımı inlemedim hiç uyanır da, peşine düşer diye o soğuk ve kirli hece… Ama sen yine de gittin işte! ‘Her ölüm erkendir’ denir ya. Biliyorum sen geç kalmanın telaşıyla koştun önce giden yoldaşların peşinden.. Ama ca’nım Yıldız inan! Bu ayrılık bize çok erken. Çoğumuzun saçlarında tutmamış daha gümüş mayası. Ve sararmadı bıyıklarımız geçen sonbaharda.

Arkadaşlarını gördüm ca’nım Yıldız. Beraber anılar biriktirdiğiniz esmer çocuklardı hepsi. Gözlerinde bal karası gözlerini aradım. Ellerinde, Cudi nasırı ellerini. Korktum ve dokunamadım sen kokulu tenlerine. Acılarımdan elleri yansın istemedim. Sustum ve sadece dinledim… Bir ceylan gibi Cudi’de gezmişsin. Ve her koyağına o kutsal mabedin, sevdanı gizlemişsin. Bırca beleq’de, Mem û Zìn’in düğününde dilana girmişsin önce ve ceplerinde bir avuç Dicle, düşmüşsün kendi masalının peşine. Karşılaştığın her yürek de bir iz bırakmışsın diyorlar. Koyu bir esmerlik.

Ve bir Newroz sonrası, -hani yüreklerimize cemre düşen o aşk mevsiminde- gülüşünle mayalayıp o esmer hüznü kayıp Cudi’nin doruklarından, düşüvermişsin Toroslar’ın güneş yanığı tenine. İşte o günden beri güldüğünde gelincik saçan gamzeleri mayhoş bir hüzne çalmış Cudi’nin.. Mayhoş bir hüzün kuşattı yani Newroz coşkusu sohbetlerimizi. ve aldatılmış sevgililer gibi küstü dilimiz anıların çakır keyf tadına.. Yine de, inatçılığımızla yarışır gibi nasıl da geçiyor zaman! Newroz Ağustos ve sen. Bak! Koca bir kavga mevsimi daha geçti o lanetli günün üstünden Esmer gelinciklerle doldu Cudi’nin elleri ama hüzne yaprak dökse de yüreğimiz ağlayamıyoruz çünkü turnalar güneşe doğru uçuyor hala ve ceylanlar, ayak izlerine basarak dolaşıyor kınalı şafakları beklediğin o koyaklarda. Hüzne demleniyor reyxanî akşamlar. Yollar sabırsız. Götürmek için kimilerimizi o eşkıya doruklara son hazırlıklarını tamamlamakta. ve eller.. Sıcacık bir ülke gibi kucaklarken bir birilerini yine aynı türkü dökülüyor dudaklardan ‘Serkeftin hevalno, uğurlar olsun. Akşamlarınıza Ağustos sevinci dolsun!’ … Sahi, söyler misiniz? Ayrılık sonrası ne tadındadır mevsim?”

Yaşamaya dair…

Her şey yaşadıkça anlam bulur ve bilincine varılır. Yaşananları duyumsamak, hissetmek herkese ve her şeye inat…
Bir gerillanın yaşamında olabilecek en ufak şeyden başlayıp onun için önemli olan her şey yazılmak zorundadır. Yazılmayanlar, anlatılmayanlar, tarihe gömülürler, paylaşılamaz hiç kimseyle silinir giderler, fakat sihirli kalemin edasına kaptırınca insan kendisini neyi anlatıp neyi anlatamayacağını düşünüyor birden yaşam ve yaşama dair olan her şey bir film şeridi gibi insanın gözlerinin önünden geçip gider. Bazılarını hiç yaşanmamış sayıyorum ama fakat bazıları var ki keşke bir daha, bir daha yaşasam deyip kendimden geçiyorum. İlk partiye katıldığım günden bu güne tanıdığım insanlar, kaldığım ortamlar ve bende yarattığı değişimler…
Su akar, buluşur nehirlerle
Çağlayanlara dönüşür,
Yaşamda sürekli akar ve gider dur diyemezsin hiçbir zaman akışına, asidir, dinlemez seni çünkü değişim süreklidir. Her değişim yeniye gebedir, yeni doğacak bir çocuğun temizliğinde ilmik ilmik işlersin, şefkatle bakarsın ona çünkü sen onunla varsın ve seni var eden gerçekliği barındırır içinde.
Yaşama dair anlatılanlar,
Tarihin gömütlerinde,
Bir sır misali kalmamalıdır.
Öyle sırlar vardır ki yüz yıllar boyu bile kalsa
Değerini koruyabilecek, bir düzeyde,
Yer kaplar gönüllerde…
İşte bizimkisi de böyle bir hikâyedir, gerçekliğin acı duvarlarında duyumsayabilmek sizleri ve hissedebilmek nefes alış verişlerinizi, siz olabilmek ötekileşebilmek yaşam denizinde…
Yaşama dair her şey anlatılmalıdır. Anlatmak aslında onları yaşayabilmekle bağlantılıdır. Yaşıyorsan anlatabilirsin, hep keşkeler dilimdedir. Keşke burada bizimle olsaydılar, aynı atmosferi soluyabilseydik, ağlayabilseydik, gülebilseydik, konuşabilseydik eskisi gibi…
Vasiyetler, beklentiler altında kendimi bir kısır döngüde hissediyorum, cevap olabilmek ve anlatabilmek sizleri. Bizimleydiler, birlikteydik, birçok şeyi paylaştık onlarla kuşlara, dağlara, yollara, patikalara anlattım sizleri bizden önce onlar bu patikaları birçok kere arşınlayıp geçtiler, görmediniz mi? Tanımadınız mı? Bu güzel insanları…
Nursel Şimşir yani Yıldız Demirdağ
Bal karası gözlerini hiç unutmadık…

Rojda SİVEREK

Attachment