Bir Sonbahardı…

0Shares

Hazırlıklardan sonra savaş çoktan başlamıştı. Sonbaharın uzun ve soğuk gecelerinden uykular çoktan kaçmıştı. Herkes mevzilerde, eller tetikteydi. Ancak şafağın sökmesiyle, sabahın seherinde ışıyan günle keşifler yapılır, kuşluk vaktinden sonra varsa imkan tenha yerlere çekilir istirahat edilirdi. Geceden kalan yorgunluk ve uykusuzlukla, kemiklere kadar sızan soğukların giderilmesi için güneş ışınlarının altında uzanırdık. Mevsim güzdü gece yarısından sonra çiğler düşmeye başlar sabaha kadar her yer bembeyaz görünürdü. Toprak donardı. Donan toprağa düşen çiği çözen güneş ışınları yavaş yavaş bedenlerimizi de ısısıyla çözmeye başlardı.
Gerilla yapısının hemen hemen büyük çoğunluğu yeni katılan savaşçılardı. Birçok arkadaşın üzerinde sivil elbiseler vardı. Eğitim alacak ve pişecek zamanı, imkanı bulamadan savaş patlak vermişti. Yaşam, mücadele, düşmanı tanıma en acımasız savaş koşullarında gelişiyordu. Parti tarihinde en yoğun katılımların gerçekleştiği tarihlerden biriydi 92 yılı. 90’lı yıllarda baş gösteren serhıldanlardan adeta dağlara saflara bir dalga biçiminde vurmuştu. Büyük guruplar şeklinde kırsala akın ediyorlardı.
Toplumsal uyanışların başladığı bu yıllar, toplumun içinde yaşadığı bir krizin ilk gözle görülür emareleriydi. Genel katılımların yoğunluğu kadın arkadaşlardı. Gerilla tarihinde en çok katılımların olduğu bir dönemdi. Özgürlük dağlarına yol alan kadın kendisiyle toplumu, halkı, sistemi ve düşmanı da uyandırmıştı. Onun için düşmanın PKK ile savaşta kendi sınırları dışında en yoğun kapsamlı operasyona girişmişti.
Savaşın bütün sıcaklığıyla sürdüğü o günlerde bizler Haftan’in bölgesinin Xantur tepesindeydik. Yanımıza beş altı yaralı arkadaş getirilmişti. O arkadaşların geldiğinden haberim yoktu. Birden bu yaralı arkadaşla karşılaştım. Hepsi kan revan içerisindeydi. Bir arkadaşın yüzü kanla kıpkırmızı görünüyordu. Bir yandan yüzünü silerken diğer yandan aynadan kendine bakıyordu. Birden aklıma ilk gelen şey Vietnam da yaşanan savaş olmuştu. O savaşı konu alan filmlerdi aklıma ilk gelen.
Evet, işte o anda bunun bir savaş olduğunu ve Kürdistan da yaşanan savaşın filmi henüz çekilmiş olmasa da, aynı acıların yaşandığını hissettim. Bu sefer uzakta değildi ve ben de içerisindeydim. Gerçekten inanmanın, bütün benliğinle güvenmenin her zaman bedeli olur. Sözde duymak, gözle görmek ve gerçekten yaşamanın birbirinden oldukça farklı yüzleri olur. Acı da olsa sonuçlar, herkes açısından daha öğretici olur. İnsanlar acılar içinde eğitilir. O gün aşağımıza düşen tepede ağır bir çatışma yaşanmış o yaralı arkadaş dışında bir arkadaş daha şehit düşmüştü. Düşman tanklarla tam da dokça mevzisine vurmuştu. Onun için yaralı ve şehit düşen arkadaşlar dışında tepede kalan arkadaşların yiyecek, içecek malzemelerine ihtiyacı vardı. Bunun için biz iki arkadaş görevlendirildik. Ben hiç tereddütsüz kendimi hazırladım. Diğer arkadaş her nekadar yeni de olsa o da kendini hazırladı.
İhtiyaçları alıp yolla koyulduk. Gün akşam olmuştu. Akşamın derin karanlığa boğulma zamanıydı. Gökler kaya bir maviye bürünmüş yıldızların ölgün ışığı altında yıldızlarla dost, karanlıklarla yoldaştık. Bunlar dışında bizimle yürüyen ve tanıklık eden bir şey yoktu. Sert esen rüzgarlarla, ormanların ağaç dallarının ve uçup giden yaprakların çıkardığı hışırtılar dışında yolumuz sakin görülüyordu. Gece zifiri karanlıktı hele ormanların içinde geçen patikaya daldığımızda gökyüzü görünmezdi. Karanlık ormanlarda gökyüzü bile görünmezdi.
Sissiz, sakince yürümemiz gerekiyordu. Ben söyleneni pratikte uygulardım. Onun dışında rahattım. Çünkü yeni şervandım. Hiçbir gerçeklikten tam olarak haberim yoktu. Çünkü ne görmüş ne de yaşamıştım. Uzaktan yaşananlarda pek öğretici olmamıştı. Beraber yürüdüğümüz arkadaş silahlarımızın önüne mermi verelim dedi. O an işte ilk kez silahımın oluşunun farkına varmış ve savaşın içinde olduğumu anlamıştım. Silahın ağzına mermi vermek için mekanizmayı çektim. Yeni olmamdan olacak ki, yanımdaki arkadaş kendisi gelip silahımı kontrol etti. Ve hemen kapat dedi.
Uzun bir yürüyüşün sonunda arkadaşlara yorgun bir biçimde ulaştık. Birer yağmurluk verildi bize ve dinlenmeye çekildik. Dinlenemeye çekildiğimiz yer bir arkadaşın bize tarif ettiği ve ilk kez gördüğüm mevzi oluyordu. Tedbiri elden bırakmamak gerekiyordu. Ve öylede yaptılar. Yorgunluktan, uykusuzluktan bitkin ve halsiz düşmüştük. Yürürken zaten terden ıslanmıştık. Tüm bunlara rağmen yağmurluğun altında girdiysek de uyku tutmuyordu. Şafağı bekler olduk o yorgunlukla. Sabaha karşı esen yelin seher vaktine kadar böyle devam etmişti.
Günün şafağında yerimizi değiştirdik. Vücudumuzun alışık olmamasında kaynaklı sert, kaskatı kesilmiştik. Tüm bedenimiz uyuşmuş ve yaşanan gerçekliğin içine yavaş yavaş giriyorduk. Dağların en zirvesinde kalıyorduk. Güneşe göre pozisyon almıştık. Güneşin ilk ışınlarını yakalamaya çalışıyorduk, öyle de oluyordu.
O gün berrak güneşin ışınları kızıldı. Yeni olmak bazen savaşta zorlasa da, uğruna mücadele ettiğin güzel günler umudu vardı. Bu inanç ayakta tutuyordu. Savaş koşullarına birde doğanın zor koşulları eklenince dezavantajları olabildiğine çoğalıyordu. Tüm bunlara rağmen tüm arkadaşların morali, coşkusu, istek ve emekçiliği varolan zorlukların üstesinden gelinmesini sağlıyordu. Güney savaşında yeni bir şervanken katıldım. Genç gerillaların muazzam direnişi ve yürekliliğiyle işbirlikçi güçler ve faşist güçler aşıldı. Bir ay boyunca her gün uçaklarla, tanklarla, kobralarla savaştık. Bizlerin sadece cephanemiz bir kleş ve yüreğimizdi. Bizler ve onlar arasında temel bir fark vardı. Onlar kendi çıkarları için insan öldürürken, bizler insanların yaşaması için meşru savunma yapıyorduk. Onlar topraklarımızda, kendilerine yabancı yerlerde insanlar öldürüyorlardı. Bizler ise silahsız ve mahsum halkımızı koruyorduk. Bir aylık yoğun savaştan sonra ben artık tecrübeli bir Kürt kadın gerillaydım. Kolay kolay teslim olmayacak bir gerilla.

Melsa Hezil

Attachment