15 Ağustos Tarihi Olduğu Kadar Yaşamsaldır

0Shares

Bu savaş süreci örneklerinin pek azına tanık olunan gelişme özelliklerine sahiptir. Biz bunları uzun uzun değerlendirmeyeceğiz. Ama eğer bu savaşta en başta partililer olarak bir şeyler öğrenmişsek, bunun tek kabul edilebilir bir yaşamsal yolumuz olduğu, bunun dışında insanlık ailesi içinde asla yerimizin olmayacağını sizler de, şimdi tüm halkımız da anlamış bulunuyor.

Bu savaş, eğer biraz şereften, onurdan bahsedeceksek ve eğer biraz yaşam umudumuzu dile getirmek istiyorsak mutlaka vermemiz gereken, yine “olmazsa olamaz” kabilinden bir ulusal görevdir, hatta insanlık görevidir. Dolayısıyla ne parti olarak, ne halk olarak, ne pahası ne olursa olsun bu savaştan çekilmek, şu veya bu zorluklar nedeniyle ikircikli yaklaşmak her zaman olduğu gibi bugün için de affedilmez bir hata olacaktır. Hatta, eğer illa eleştirilecek bir yönü varsa, neden çok daha imkanlar belirdiği halde, ortaya çıkarıldığı halde layıkıyla değerlendiremedik?

Bu konuda kendimizi suçlayabilir ve bazı sonuçlar çıkarabiliriz. Yoksa, bu savaş mutlaka gerekliydi ve başka türlü de insanlık ailesi içinde kimliğimizden, yerimizden bahsedemezdik. Asıl bahsedilmesi gereken; bu geçen yıllarda halk olarak, gerek katliamın ortaya çıkardığı parçalanmışlık, hatta paramparça olmuşluk, dağılmış zihniyet ve ruhlar, felç olmuş gücümüz hiç şüphesiz bizi en temel zorlayan objektif nedenlerimizdir. Ama en az bunun kadar ve hatta daha fazla sorumlu tutulması gereken parti öncülüğümüzün gereklerinin oldukça imkanları olmasına rağmen ve hatta dönem dönem önemli sıçramalara imkan vermesine rağmen, layıkıyla değer vermemek ve daha başarılı geçebilecek bu yılları çok önemli yanlışlıklarla geçirmek asıl öfkelendiğimiz ve bir türlü kendimizi bağışlamadığımız hususlarımızdır.

Bu yılların tarihi kadar, yaraşır biçimde partililer olarak ve sorumluluk alan savaşçılar olarak hakkını veremeyişiniz halen bizi en çok öfkelendiren hususlardır. Ne kadar kazanım ortaya çıktı, bu artık tarihe mal olur ve ne kadar elimize imkan vermiştir şüphesiz o değerlendirilir; ama bizi asıl ilgilendiren neden, daha fazla başarma imkanı olduğu halde ve parti öncülüğümüzün de biraz zorlasaydı kendisini geniş imkanlarla daha fazla kazanabileceği halde, bunu sağlayamaması en önemli sorun olarak üzerinde durulur ve gereken yapılır. Ulus olarak, parti olarak çocukluk dönemini aştığımıza inanmalıyız. Artık halk olarak da, partili olarak da amatörlükte kalmanın savunuculuğu yapılamaz.

Olgun olmayı bilmeliyiz!

Siyasal, örgütsel ve hatta askeri çizgide olgunca savaş tarzımıza hem akıl erdirmeli, hem de buna iradeyle yüklenerek, yeterli çabayı da eksik etmeyerek bu önümüzdeki aşamayı bu tarzda başarmalıyız.

Buna değinmeden önce, kısaca bir siyasi durumu gözden geçirsek; başta ulusal sorun olmak üzere, Türkiye’nin bir çok ekonomik, demokratik, sosyal, kültürel sorunlarına barışçıl, siyasal çözümü öngörme istemimizi her zaman dile getirmemize rağmen, buna verilen karşılığın özel savaşın daha geliştirilmiş biçimleri olması, maalesef bu yeni dönemin de böyle bir hükümetle karşılanmaya çalışılması bir gerçektir. Hatta denilebilinir ki, son dönem hükümetleri devletin artık çok netlik kazanmış politikalarını ezberlemişçesine farklı taktiklerle, ama sonuçta aynı amaç için yürütmek istediklerini, sadece ileri düzey siyasiler, biz kadrolar değil, dünya alem ve halk yığınları da bilmektedir. Gizli özel savaş, oldukça açık bir özel savaşa dönüşüyor.

Bundan önceki hükümetin, hatta daha öncekilerin tek bir politik hedefleri vardır; o da Ulusal Kurtuluş Mücadelemizi gündemden silmek. Ki, 12 Eylül rejiminin de en temel hedefinin bu olduğunu biliyoruz. Ondan sonraki Özal döneminin on yıllık yürüttüğü özel savaşın da ne kadar boyutlu olduğunu biliyoruz. Ama bütün bunların yetmediği, artık 1990’ların başlarında bu çıkmazdan ancak siyasal diyalog yoluyla çıkılabileceğinin anlaşılmasının, Özal’ın bunu dile getirmesinin, kendisine de mal olduğu ve ANAP’ın misyonunun da böylece tüketildiğini iyi biliyoruz. O dönemden sonra Demirel-İnönü’nün tıpkı 1925’lerdeki isyana karşı İnönü-Bayar benzeri “bu isyanı da bitireceğiz” biçiminde daha askeri yönü, hatta tenkil, katliam yönü ağırlıkta olan bir yüklenimle ve bu temelde komplolarla ve darbelerle çok ağır bir süreci başlattıklarını biliyoruz.

Demirel-İnönü, Güreş-Çiller süreçleri; komplolar, faili meçhuller, bütün bir ekonominin özel savaşa yatırılması, yine tüm toplumun medya yoluyla, basın-yayın yoluyla özel savaşa bağlatılması, bunun için sınırsız maddi imkanların seferber edilmesi, içte milli mutabakat, dışta dış politikanın temelde bu noktada yoğunlaştırılması, yine daha somut olarak sağ ve sol partilerin aynı amaç etrafında birleştirilmesi, hatta sağ ve sol arasında (en aşırıları da dahil) pek farklarının kalmaması, bu görevin en ilginç bir özelliğidir.

Bunu, Çiller en çok kendi şahsında, “ya bitireceğiz, ya bitireceğiz” sloganıyla kesin sonuca gitmek istiyordu. Bu şüphesiz bu kadının bir marifeti değil, ardındaki en eli kanlı ve kontr-gerillacı faşist ve özel savaşla bütün ordu içinde de, sivil güvenlik kuvvetleri içinde de kesin damgasını vuran ekibin işiydi; o söylettiriyordu. Buna rağmen, tam elde etmek istedikleri sonucu elde edemedikleri gibi, bir çok noktada tökezledikleri ve aceleye getirdikleri seçim yoluyla da umduklarını bulamama yolunda Doğru Yol’un en çok kaybeden parti durumuna geçmesiyle, yine onun müttefiki CHP’nin, SHP’nın tarihinde en büyük yenilgileri almasıyla, bu savaşımda onlara yüklenilen rolün adeta bittiği, daha fazla bunu kullanamayacakları ortaya çıkmıştır.

Onun yerine getirmek istedikleri ANAYOL’un da bize yönelik geliştirmek istedikleri bazı komplolardan öteye başka bir masal yoktu ve öyle herhangi bir sorunu çözme iddiaları da yoktu. Ama ömürlerinin üç ayı geçmemesi şunu gösterdi; bu tip hükümet modellerinin, özel savaşta fazla başarı sağlayamayacakları, hem içte, hem dışta oldukça tabanlarının daraldığını ortaya koymaktaydı. Özellikle işte Refah etrafında yükselen muhalefet, bu özel savaş politikalarından bıkmıştı ve çıkarlarına olmadığını görüyorlardı. Refah’ın yükselişi, kesinlikle özel savaşa tepki duyan ve çıkarları çok çok sarsılan kitle muhalefetiydi.

Bu, önemli bir çatlaktı ve Cumhuriyetin aynı model hükümetlerini tehdit ediyordu. Ama tecrit sürecinin devam edeceği de kaçınılmazdı. Uzun tereddütlerden sonra Refah Partisi’nin hem özel savaş yoluyla eritilme sürecine sokulması, hem de ehlileştirilmesi için hükümete ortak edilmesini, Genelkurmay, yani özel savaş uygun bulmuştur. Daha önce cumhuriyet için en büyük tehlike görüyorlardı. Fakat cumhuriyetin çözülüşü, Kemalizm’in çözülüşü, onları Refah’a sarılmak zorunda bıraktı.

Bu noktada Refah ve müttefiki Doğru Yol’a, Çiller’in partisine yükledikleri kesinlikle hem bölgesel, hem de kamuoyundaki değişiklikleri göz önüne getirerek taktik ayarlamaktı. Genelkurmayın bir ayarlaması olduğu, esas amacının Ortadoğu İslam ülkelerinde Türkiye aleyhtarı gelişen havayı, özellikle İsrail-Türkiye anlaşmasından ötürü büyüyen tepkiyi dizginlemek, dengelemek, içte ise büyüyen halk muhalefetini yine kontrol altına almak en çok bu modelle mümkündür. Ve dolayısıyla bu hükümete onay verildi.

Bizim de, PKK’nin de gerek bölgede yürüttüğü ulusal kurtuluş savaşı, gerekse Türkiye’ye yönelttiği barışçıl ve siyasal diyalogun yolu daha etkili olmaya başlamıştı. İşte yeni hükümete verilen görev; bunu sınırlandırmak. Eskisi gibi yok etmekten bahsetmeseler de, aşırı bir sınırlandırmaktan bahsediyorlar. Ve fırsat bulursa, komplolarla, darbelerle tabii kesin sonuç almak isterler

En son Erbakan’ın gerek İslam ülkelerine açılışı, -özellikle İran’a- Irak’a yapılan ziyaretler ve Suriye için de düşünülen gezilerin tek amacı; PKK’yi bölgeden soyutlamaktır. Bunu zaten kendileri her gün söylüyor. Yine içerde de barışçı adımlar provoke ediliyor. Zindan genelgeleri, yapılan direnişler de boşa çıkarılmakla birlikte, yeniden Yunanistan’la arttırılan gerginlik, yine cenaze, sözde Cumartesi anaları yürüyüşleri etrafında yoğunlaştırılan şovenizm, Türkiye cephesindeki barışçıl ve siyasal çözüm yollarının önüne geçilmek isteniyor ki, fakat kitleler artık maddi ve manevi olarak yoksullaştırılmalarını, alçaltılmalarını bu özel savaşla bağlantılı olduklarını bildikleri için kolay kolay geriletemeyeceğini görmekteyiz.

Yani milli mutabakat bu anlamda eskisi kadar etkili olamadı. Yine dış politika da; “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” misali, Doğu’ya açılsa Batı öfkelenir, Batı’ya açılsa Doğu öfkelenir böyle çıkmaz bir durumdadırlar. Hem içte, hem dışta kullanacakları politik manevralar artık, diplomatik ataklar aleyhlerine sonuç vermekten öteye gitmez. Şimdi geriye kala kala mevcut özel savaş kerhen de olsa, zoraki de olsa bu hükümeti deneyecektir. Öyle ekonomik sorunları çözmek için değil, PKK önderliğindeki Ulusal kurtuluş savaşımı ve onun Türkiye’deki yansıması, demokratik gelişmelerin hızlanmasını, siyasi çözüm yolunun zorlanmasını durdurmak isteyecektir. Ve bunun için de esas itibarıyla PKK’yi her sahada daraltmaya tabi tutmak isteyecektir.

Nitekim, günlük olarak yürütülen de budur. Özel savaşın elinde hükümet bir kukladır, onu fazla abartmamak gerekiyor. Yönlendirdikleri ve bazı hedefleri vurmak istedikleri, elde ettiklerinde de, kullandıklarında da bir tarafa iteceklerini her zaman göz önüne getirmek gerekiyor. Yani mevcut hükümetlerin, hatta parlâmentonun durumu özel savaşımın perdesi, toplumu yanıltan maskesi olmadığını zaten herkes bilmektedir. Ama yine de taktiklerini özellikle Ortadoğu’da yaptıkları, yine Batı’ya karşı durumlarını dikkatle değerlendirip, diplomatik sahayı daha iyi kullanmak mümkündür. Bunu zaten ortaya çıkardık ve daha da başarılı olmasına da büyük özen göstereceğiz. Ama esas kavga, yine gerilla savaşı temelinde özel savaş ve gerilla savaşı etrafında yoğunlaşacağa benzemektedir.

Çözümün veya mücadelenin diplomatik, siyasi sahada olması daha tali plandadır. Bunu önemle göz önüne getirmek gerekiyor. Bu konuda kendimizi fazla yanıltmamak, hatta gevşetmemek büyük önem taşımaktadır. Buna da değinmeden önce, kısaca kendi ulusal kurtuluş sürecimizi göz önüne getireceğiz.

Hiç şüphesiz 12 Eylül rejimi, parti olarak kitleselleşmeye başladığımız sürece bir tepki olarak gelişti. Şimdi bu rejimin de temeli olan 12 Eylül esasta, önderlik ettiğimiz ulusal kurtuluş sürecinin parti öncülüğü ortaya çıktığında ve halkla bütünleşmeye doğru gittiğinde ortaya çıkan veya gerçekleşen bir askeri darbedir, ağırlıklı olarak partimize yöneliktir. Bilindiği üzere biz, buna yurt dışında, Ortadoğu’da yürüttüğümüz çalışmayla veya geliştirdiğimiz hazırlıklarla bu 15 Ağustos Atılımını gerçekleştirdik.

Bunun anlamı şudur; 12 Eylül’e rağmen ki, Türklük gerçeğinde sol kadar bizi de silmeyi, bir daha başını kaldırmamacasına mezara gömmeyi esas hedef belleyen bu rejime karşı 15 Ağustos’un gerçekleştirilmesi; salt bu 12 Eylül askeri rejimine bir başkaldırı değil, tüm cumhuriyet tarihinin, hatta Türk egemenlik sisteminin Kürt gerçekliği, Kürt ulusallığı, ulusal gelişimi üzerindeki imha süreçlerinin, özellikle yetmiş yıllık cumhuriyet döneminin tam başarısının son adımıydı. Dolayısıyla buna karşı gerçekleştirilen 15 Ağustos Atılımı da, bütün bu olumsuz tarihe karşı, yetmiş yıllık Cumhuriyetin ezme ve bunu sonuçlandırma sürecine karşı da bir başkaldırıdır. Salt dört yıllık bir 12 Eylül’e karşı bir direniş değil, bütün bu tarihe karşı bir başkaldırı olarak anlaşılmalıdır. Gerçeği de budur. Ve bu anlamda tarihi olduğu kadar da yaşamsaldır.

Önder Apo

1995 Çözümlemesinden Derleme

Attachment